In solis sis tibi turba locis *

* "Issız yerlerde kendin için bir alem ol" Tibullus

 

 

2008 ŞİİR SERGİSİ

 

ağaçlar ve kuşlar

 

ağaçlar en çok temmuzda yanar

av/ucunda tekinsiz bir ülkenin

kanayan budağını dağlar gök/

sel maskeli çıyan gibi sinsi

yürür şiirin ormanına ateş

 

dumanı görünceye kadar inanmaz

hiç bir ağaç

sığındığı hanenin ihanetine

 

ayılmayı unutur ay

parçası otuz yedi can

pazarında silah sanır

süpürgenin sopasını sürüngene

kılıcını bilemez

kin nedir kın neye denir

çıkınında taşıdığı umut

                               türkü

                                    saz

                                        şiir

 

satır satır yazılsa ne

satır satır yüzülen derisine

ağlarken dün dedesinin

zulüm kendine döner

unutturmaya koyu’lur karanlık

bir meydanda kale/kalır utanç

duvarı kadar soğuk

sıvası dökülmüş o

                           tel tel

 

salalar utanır da

kuşlarla haber salar gökyüzüne

kuşlar ki

yanmış bütün ağaç isimlerini

ezbere öter

 

Halil İbrahim Özbay

iç göç

                 

                        Mehmet H. Doğan’a

 

bir ak kırlentin çukurunda bırak

çekilen acıları anımsamadan

kırkıncı kapıyı aramakla geçiyor

kırkambar içinde eskiyor zaman

 

kırılgan bir tende saklanıyor

sıkılıyor arada bir

daldığı sonsuz maviliğe kısık

bir çift göz gerisinde can

 

kan/at izlerine benziyor

dört nala savruk eski çizgiler

geldiği yere uçmak üzere

yüzümüzden kalkan

 

durgun bir gölün üstünden

suları titretmeden uçan kuşlar gibi

üstümüzden geçse zaman

tenimizi incitmeden

 

Halil İbrahim Özbay

kum saati

 

eski bir denizcinin unuttuğu çocukluğu yüreğim

hangi kıyılardan yola çıktığını bilmeyen

rüzgar adları daha çok ezberindeki

bir de dalgalar…bordasından düşenleri vermeyen

 

karaya inmiş gökyüzüdür deniz

bu yüzden belki canımın tuz çekmesi

derinlerde soluksuz boşluklarda kanatsız

duramadığı için eksiklenmesi toprakta

 

kapılarda ne çok kulak kabartmaları

ne çok ağzı var dili yok taşların

elindeki duvar izlerinden anladım

ya(l)pa yalnızlığını insanın

 

suda yanar açık(lara) giden gözüm

içim uçup giden söze sahipsiz

ya da ters çevrilmiş denizdir gökyüzü

tükeniyor gittikçe kum saatimiz .

                                                        .

                                                        . de …

 

Halil İbrahim Özbay

kül falı

 

üstümüze altın gibi çil/edi

son’unda ışıkları ki

tabımıza uymadı yine de

aydınlık

 

bize kaç vat nur gerek

 

vaaz/geçtik

yüzünü ateşe dönmüş sulardan

                                            dere dere

sönmüş odunlar derdik

ki tek derdimizdi

verdiğimiz ödünler

son güne kurulan zamana

 

insana diyemedik

                     ümide/diyoruz

ne kimseye hakim

ne kimseye mahkum olmayı

 

yakın değiliz “yakın!” diyene

 

kül falında çıktı

açıktı kapılar yoklarsak

yoklar sakladığımız korkular asıl/

sızı çoğaltarak

                ocağımızda

 

zifrimize şavkı vurmasın diye

yörüngesini bizim için terk etmiş

kaç bin yıldız söndürdük gömgöğ

kaç bin yıldır umut sandığımız

 

ölü

 

Halil İbrahim Özbay

mahi mah

 

pirin kirmanında eğrilir kınnap

kuyulara iner su olur can olur

celladın elinde bellidir encam

kerem ölür kerevette kan olur kervan olur

 

hırkaya girer ürkerek kırklar

teberi düşer şahın kaybolur turab olur

zulumata gitmesine ne gerek iskenderin

çöle düşse her damlası içenölmez ab olur serab olur

 

vicdandır mezarda korkulan münker nekir

bildiğin her sual def olur iflah olur

ban dilini sihrine yonttuğu sözün

ozanın söylediği gökte mahi mah olur felah olur

 

Halil İbrahim Özbay

zangoç hallaç ve sarnıç

 

kadranın burgacında del oluyor yelkovan

taş atıyorum etimin kuyularına kulağım seste

sol yanımda bir zangoç vurup duruyor

çanımın kubbesine ağır aheste

 

dilim bağışlıyor ölüme kesik damarını şahın

maarifin doldurduğu morfin kırılıyor tuzla buz

iniyor tokmağım mühürlü dudakların pasına

hallacım… telimden boşluklara dağılıyor söz

 

in/sana birikiyorum içimin sarnıcına derin

sularımla ipin ucunda bekliyorum

boşlukta perendeler atıyor bir bakraç kösnü

arığımdan bahçene çekilenle arınıyorum

 

Halil İbrahim Özbay

içsel

 

tanrılar ölmez yavrum kırılmış kapılar açıldıkça

kalbini sıkı tut çarpa çarpa durur, durum bu

sokak penceresinden  dökülüyor ölüler

kırmızı ve sarışın şehrin şarap şişeleri bu yüzden.

biz şimdi seni seviyoruz; ortasından sıkılmış

macun tüpleri  gibi, yani kıstırılmış sevişmelerimiz

yani çağın tam kasımpaşa’ya bakan yokuşunda

daha aşağılara inmeliyiz daha, daha aşağılara…

 

durum bu, aramızdaki yaş farkını konu ediyor ölüm

oysa sakar bir güvercin şakalaşabilir güpegündüz gölgesiyle

ah ki arafesindeyiz kalabalığın, kına yakılmış yerinde

yağmur kurtarır ancak bu sessizliği,

yarağacına asılmış bir çocuk belki

durum bu, kaybettik savaşları barış kazandı yine

sen enseni serin tut; ölüler daha değerli bu mevsimde

 

ışığa duyarlı bir gülüşün var gördüm kırılmasını

büyük bir gürültüyle, perdeleri kapadım, durum bu

park halinde ilerliyoruz, sen enseni serin tut

otobüsler, tramvaylar, tren rayları öksürüp

öksürüp çıkaracak içinden kanayan sokakları

hadi, utanalım, son uçağı kaçırmadan ver dudaklarını

 

uzun boylu bir ölümdü yaşamak, su yandı ve düz

dünyaya dizleriyle dayılandı kırk ayaklı bir temmuz

nasıl açıklarım şimdi anneme  öldüğümü

kaza kurşunuydu hepiniz gördünüz.

 

Caner Ocak

övüyorum sizi yergilerim

 

 

ölürsem eksik kalır genzimin bir tarafı

mayıs ortasında yırtılır kırmızının çarşısı

ön kapakta polyanna oynuyor

geri dürtü de Edip, Cemal, sen, ben

-eski şiir desene, deseneeee

 

şimdi, bizi soran olursa başımız helada

yani belada siyah-beyaz bir filmin kaşı, gözü

ne diyordu bale arkasında mini etekli kadın

ayağa kalkmayan kafiye olsun

-söyle Orhan abi, kaçıncı ayakta yattın

 

sol açıktan gelen rüzgarın doğumunun sesidir

küçük Metin’ler halinde coşarken şiir

yürü be dolmabahçe, ortala gençliği mitinge

beraber çürüdük bu yollarda, beraber cıslandık

-eski tabirle çatala vurdur sesimi tam direğe

 

varlığıma başarıyla gerçekleşirse transferi

evrenden olma cici santrfor ilhamın

dolarım fistanı vicdanıma vur patlasın

size ikinci imge liginde başarılar

-şiir; dostluk, barış ve kalleşliktir.

 

Caner Ocak

uyan turgut, uyar

 

ekmeğin bir yarısı kayısı çiçeği

diğer yarısı ağzımdaki karanfil

göğsümde kanatları kapaklanmış nehir

kanayan bir şeyler var parklarda, bahçelerde, tenhalarda

kavga etmek gibi olmasa kuşlar göçecek

basbayağı dökülmüş kaldırıma işveli kızların gölgesi

 

şimdi kara elbisesini kaldırırsam mevsimin

ak pak doğurur güneş bakire yasemini

üstümüzdeki delik, çağın gökkuşağı

neyi batırsak kalbimiz çingene bohçası

en keskin yerlerimiz dudaklarımız belki

bir aşkın bittiği yerde başka şarkı yaralı

 

başımda rengini yitirmiş kör rüzgar

yarım ağzımla kadın isimleri söylüyorum

kanlıca’da iskelenin künyesinde gemi

gül ağızlı tavus kuşu açılıyor boğazımdan

ah mevsimli şiirler, ah kırmızı göğüslü duvar

yıllar önce bir kere boyamıştı seni bu adam.

 

Caner Ocak

mayısmayın

 

bana hiç mayısmayın günlerim böyle geçsin

haziranda heyamo ortalık silme sincap

kan kırmızı mürekkep temmuzda yine damlar

damlarda kuş sürüsü yalancıktan bacalar

günlerim böyle geçsin bana hiç mayısmayın

 

raylarda yorgun ağır geçti sarı aylarım

anılar mektuplardı yüzüm gözüm açık zarf

okunmamış bir harf belki hala kalmıştır

tehirli trenlere o yüzdendir bakışım

 

taylarım vardı benim üsküdarda olmayan

karış karış uzardı saçları mayısmayın

akşamları susardı en içli şarkıları

üç yaşında ikizim kendini iskoç sanan

 

günler kısa bacaklı onlara mayısmayın

haftalar deste kağıt cumalar karo papaz

hepimizden habersiz büyür küçümen şubat

yıllarla uysallaşır insan dediğin şarap

hayatta kalın ama hayatta mayısmayın

 

atmayın köpüğünü seyir vakitlerinin

şiir sade hevestir bunu da mayısmayın

 

Fatih Artvinli

börtleğen

 

Yarı saydam bir yüzün var.

Otobüs durağında

yaşlılar,

memurlar kadınlar bebekler,

otobüs durağında gençler,

otobüs hareket eder.

Duraklar peşi sıra

her birinde bebekler,

yaşlılar her birinde gençler.

 

Tarihten alıntı yapmayınız

Tarihten alıntı yapmalıyız

 

Silah patlar. Pat!

Ölmediyse tarihçi kişi

tarih yazılır.

Yapmalıdır dırlı yapmalıdır.

 

Aynalaşan                           Kendi

camda                                 yüzün

 

İzlenimler peşi sıra

aynalaşan camda.

 

Emre Aygün

pencere önü

 

Dilimin ucunda bir bıçak türküsü

Kirpiklerim uç verecek kadar uzun değil

Gül derecek kadar bahar

 

Seni saçından tutup atmışlar

Nöbetçi bir senfoninin koynuna

Adına aldanıp mayısa iliklemişler yazgını

 

Gözün sustuğu bir yeşil seninki

Irmağın konuştuğu bir bahar ikindisi

Fikrim yorgun, fikrin kireç rengi

 

Darasını ölçmeyi bilmiyoruz aşkın

Ah… Yüzünde durmadan çoğalan anlam

Vakitsiz güz, takvim tutmazlık

 

Ne gök bekle sen, ne de serçe

Ağırlaşmış kuşların kanatları

Şiir kırıntısı bırakma pencere önlerine

 

Didem Gülçin Erdem

birdir iki

 

tespihin demkeş tanesi perişan

bana varmadı senden dönen yol

aşkım

iki gözüm kadar uzak

sayfalar pürmelal

 

berhudar ol…

 

keremin göğünde gülün aslı

süpürdüm denizi seyyidin suyuna

masadır gonca vermeyen yağmur

yaslayıp geceye yüzümü

güneşe ağladım

 

boşuna…

 

Ferhad Gülsün

can yanığı

 

bir yara en derin günündeyken

en ücra odalardayken ışık

solmuşken eski bir yaz sonrası

adım hercai

çıkarıp kendimi sizden

boşluğa asmaktayım

 

zaman dalında kurtlanan kiraz

ince bir sızıya saklanır gibi gizliden

binlerce ses

binlerce suret

yaslanır gibiyken omzuma

unuttuğum bir şey var

-ne zamandır aklımda-

küçük bir ukde belki

belki yarım kalan bir hesap

hiç biri değil belki de –olsun-

almaya geldim

 

okurken uyukladığınız hayat –benim-