In solis sis tibi turba locis *

* "Issız yerlerde kendin için bir alem ol" Tibullus

 

 

2011 ŞİİR SERGİSİ

 

dudak payı

 

 

kapılar babalar evdeyken kapanmalıdır

anneler çocuklarını evde bulmalıdır oysa

 

tentürdiyot kokusuyla kendini unutan yara

perdeyi çekince fark eder

acının bir kurgudan ibaret olmadığını.

şayet ikibinyirmidokuz yılındaysak, kedileri

dört bacaktan ibaret sanıyorsak şayet

şayet öldüğümüz yerde anıtlar bitiyorsa

ve bu bir eklentiyse diğer bir ölüme

bu, senin, bir aynadan hayata baktığındandır

 

çünkü perdeyi çekince anlarız, bir kapının

yalnızca, bir babadan ibaret olmadığını.

okun gittiği yön,

çocuğun rahme duyduğu özlemle

eş değerdir

ve lambanın cininden istenilen dilekle

bunun her yönden çok ilgisi vardır

allah aşkına

 

çünkü her şeyin tamından çıkmaz edep

robinson adaya düşmeden çok evvel

ortada duran bir gerçekti cuma

ve bir armegedon dünyaya

çarptı çarpacak

süperman’a

bir rahim

bulunamamıştır

 

kuşlara mektup nasıl taşınır öğretilmiştir

oysa damarda durduğu gibi durmaz

tarih’in ve alparslan’ın kuşatması

karneye düşen pekiyi’nin

bununla ilgisi vardır.

bu, bir rüyanın arafıdır

çocukların sakız fallarından

annelerin coğrafyadan

ve tarihe gebe kalınca

babaların bildiği.

 

çünkü kurbağa öpmenin yani kurbağayla sevişmenin

bir kitabın içinde unutulan kuru yapraklarla

her türden bir benzerliği vardır

şimdi kaç şehir kör ebe

ebeye kördür.

cenaze merasiminde taşınan,

cesetten başka her şeydir

hatalı sollama yapılır bir yolun

imalat hatasıdır bu.

aşk için serçe parmağını kullan

lütfen!

 

düşmenin toprağı acıtan bir tarafı vardır; yağmurun

gidişi değil düşüşü acıtır bulutların her yanını

“bir varmış bir yokmuş” demenin manası ne o zaman

hangi yaraya merhemdir and içip ayna kırmak

suya düşmeden yılan hazırlanmıştır.

şehirden çık şehirden çık şehirden çık

bir sokağın tanımıdır bu

çelebi’nin donan her kedisi bilir

erimeden önce, yerçekimine duyarlı

dört patisinin olduğunu

 

dikenler böyle çoğalır, teyyareler böyle dolanır işte

çünkü her şeyi meşru kılmaya çalışmaktır

ölüler için yapılan her merasim

oysa bilirde anlamazlıktan gelir

dün olan meşruluğun

bu günün ölüler evi olduğunu herkes

 

sırra kadem basmak böyle bir şeydir işte

    ağzımız sözcük doğurmuyorsa

    cümleler çürüğe çıkarılmaz

    uzun lafın paçaları ıslanmaz

    dört duvar çevriliyse ağzımız

sırplar gelip konar aykırı bir dalın

kırılmadan önce söylediği

ve dal ‘çıt’ kırıldıktan

sonra, ‘baba beni okula

gönderme’ diyen çocuğun

bizi, öpmesidir bu.

hadi git hadi git hadi git…

yara bere içinde dön

bir daha bir daha bir daha…

kalmışsa yüzünde

kalmışsa bir dudak payı.

 

 

MURAT ÇAKIR

korkuları yönetiyorlar

 

 

korkuları yönetiyorlar, elma şekerlerini ve tütünü ve midye kabuklarını ve kalp

kapakçıklarını ve çilek reçelini ve kadınların saçlarını ve erkeklerin kol saatini

ve tibet’te yuvarlanan misketleri ve sargı bezlerini ve enlemleri ve boylamları

ve sokaktaki karabasanı ve tarladaki karasabanı ve içimizi ve dışımızı

ve senin olan kıyıları ve benim olmayan taşları…

 

 

hiç saygım kalmadı, ömrünü rafta tüketen tabaklara, wc kapılarına yazılan

yarı legal yazılara ve asma tavanlara…

 

şuracıkta, şu sokağın başında, gözümü kırpmadan vurabilirim, tali yolda

yüzseksen km hızla giden hüzünleri, beş çaylarını ve walt disney’in evlere

yatılı faresini beş papel için…

 

korkuları yönetiyorlar. odalarda, duvar diplerinde ve çiçek pasajı’nda ve kapı

sesinde ve 1938 treni’nde ve çay molasında ve postacının üniformasında ve

tebligat parçasında ve penisilinde ve eşya hukukunda ve günün menüsünde

ve yerleşik düzende ve kiminin ağzında ve kiminin gövdesinde

ve umulacak bir şekilde ve her şekilde…

 

korkuları yönetiyorlar, elma şekerlerini, tütünü ve kanımızın son damlasını..

 

 

 

MURAT ÇAKIR

SUNAK TAŞI İNİLTİLERİ

 

                                           Ruhi Bey’in tanıklığına, Edip Cansever’e

 

pembe kağıtlara buruştururdun çukurlarını

saklanırdı suçun cebi delik pantolonuna

spermlerinin kafası güzel, gecenin de

böcekten geçilmeyen tarihinizden

böcekten geçilmeyen çarşaflarınızda olduruldum

 

beni Dionysos’un esrikliğinden inşalamışlar

 

gözyaşı şişeleriyle süslediğiniz yüzüm

ahşap trenlerin vagonlarında yalpalıyor

sizinki krallığınızı fermanlamak cüzamlı çocukluğuma

yorgunluğumu yoğurmak nasırlı ellerinizle

 

yaşlı çınarların gölgesinde paslanıyor yalnızlığım

ruhumun bekareti yol geçen hanı

tüm yoklamaların yokluğuyum bu yüzden

bulaşıcı hastalığım aksak adamların boşluğunda

 

kaktüsle donattım yanımı yöremi

çıktığım mağarayı ateşe verdim

matruşkaların içine gömdüm annemi

palyaçoların yüzlerine masallar dizdim sonra

 

nokta, cafcaflı aksesuardı

sancılı yerlerime sargı eyledim

 

idil artık çeyiz sandıklarında…

 

Ruhi Bey, söyle babama

maruanalarla taç yapsın kanamalı saçlarıma

bacalı evlerden kaçsın köşe bıçak

beni Hades’e satsın

kucağına salsın piranaların

belime siyah kuşaklar bağlasın

 

Ruhi Bey, konuş babamla

yarabantları tıkıştırsın ağzıma

leşimi görücüye çıkarsın

bir kez hıçkırsın, aksırsın… aksasın

babam aklansın sonra

 

hadi yine söyle Ruhi Bey

nasılsın

iyisin, iyi

 

GÖKBEN DERVİŞ

KRONİK SIKINTI

 

 

mesafeye düşkün adımlarını körükle

dikenli tellerimi topladım alanından

su yolunda kırılan testilere çıkart şapkanı

 

kanındaki cıvayla oynaşsın cinnetin

kafanı toslayacağın duvarlar inşa ettir ustalara

bulduğun her aralığa merakını sal

 

asırlık saygı duruşu yokluğuna

 

çamurdan maskelere saklanıyor yüzümdeki bulut

kalkanım hep ısırgan otu

yumuşaklığımı zımparaladıkça küfe benziyorum

nasırlarımın altında saklıyorum egzotik meyveleri

 

hep dışına itilirim çerçevelerin

fotoğraf olmanın sıkıntısı kalır bana

 

 

GÖKBEN DERVİŞ

BARBAR KAHKAHASI

 

 

I.

 

biriktirdikçe küfleniyor düşleri

bulutlu korkular oyalanıyor yatağında

tek kullanımlık aşklardan geçiyor

 

   hızla boşalıyor cepleri

   gövdesi, parçaları kayıp harita

   ne yapmalı ne yapmalı

   bozdurup bozdurup kendini harcamalı (!)

 

II.

 

ateşin içinde fingirdekçe dans eder yalnızlık

tek kişilik odalarda çoklu travmalar

büyümeye yüz tutarken insan, yıpranmış bir kağıttır

bir bir silinir yazıları tozlu raflarda

 

yasal cinayetler işleniyor günün üstüne

tekmeleniyor gökyüzü, gören yok

 

umudun rengini kaybedeli çok oldu

aşk kovuldu dünyadan

dişilik şimdi bir barbar kahkahası

 

adamlar bekleşiyor evrenin kapısında, adamlar

gözlerinde kan, taze et kokusu bölüyor uykularını

 

kadınlar, göğüslerinde sırtlan leşleri

rahmin çatısı aktıkça akıyor.

 

 

GÖKBEN DERVİŞ

YALNIZLIK MANİFESTOSU

 

 

çıkmaz sokakların korkusuna sarılı

sara krizleriyle satranç oynuyor çatıdaki çatlakta

kestanenin içinde yumuşaklığı, kolları denizanası

dökülüşüyle dansını başlatır yatağın

 

oturup ayın üstüne

zehirli mantarlarını ayıklar insanın

çöpten adamlar istila ederken kalesini

 

Adem’in omurgasından fırlama

adamına göre uzattığı ayakları soğuk

 

göğe çeki düzen vermeli el yordamıyla

ispiyoncu kuşları vurup

takışmalı gecenin belindeki yılanla

 

gece yağmurdan korkarken

kirli bir seccadeyle temizle sularını

hesabı tanrıya geçir beş vakit sorguda

 

 

mezar taşı soğukluğunda yağıyor hüzün

eski bir lunapark geride kalan

Rumca bir evin cumbasında

anılarını kusuyor Eleni zakkumlara

aşk kırıtarak geçiyor yaşamın kıyısından

 

dünya: yalnızlık hava sahası

ve kapkaça uğramış tüm ruhlar

 

saklambaç oynayanlar elime mum diksin, şimdi!

 

 

 

GÖKBEN DERVİŞ

nefes-sebep; tanrıcılık oyunu

 

 

sesinde memleket olurdu annemin

kapı ellerinde duvar

sevemedim ben hiç kaldırımları

adım hep çığlıkla başlardı

üflenilsin diye ensesi açık bırakılmış bir cuma günü

 

sesinde memleket olurdu annemin

nasıl işlendiği belirsiz bir günahla

heveslenirken bir tene girmeye

sürpriz sonlarımla ortada kalırdım

tek, gidemedim ben hiç en ilerisini

belki bu yüzden

ellerim yazıyla sarıldı

ki ellerim günaha davet bir ezandı

gözü hep sabahlarımda kalırdı

 

sesinde memleket olurdu annemin

çıplak rüzgarlarla çarpıldığımda

tanrılık en çok bana yakışırdı

çok söylensin için az sevaplar yapardım

meleklerim toprak olurdu, şeytanım deniz

aynı bütünde parçalansınlar diye

kimsesizliklerini koyardım önlerine

ve dünyam başımda

aklım başka kıtalarda altına kaçırırdı

 

sesinde memleket olurdu annemin

tüm dışlanmışlıkların pahasında

hiç büyümeyecek bir tohum sarsarken etini

kan susardı bulut, evler kesilirdi

böyle böyle yeşerirdi ölüm

yenik şehirlerime yağdığım gibi

uzunca ağlardım

 

sesinde memleket olurdu annemin

ve ben hep yeniden doğardım

 

 

İRFAN ÇİNAR

Meyhane Müzesi

 

 

Engizisyon Meyhanesi;

                                        damarlı çocuklar büyütür bu mavi neonlu kent

                                        yarı yarıya soluk-sararmış resimli nesiller

 

      kendi ölümüne hazırlanmış din adamları

ve bir namludan rakı içer gibi cesetler

en önce gelir benim masama kurulurlardı

önceleyin mercan mezeler, damarlı çocuk rakıları… ama

en çok barut içerken parçalandı ruhumuz…

                  kararırdı şiirimizi… akşama doğru…

           vitrinlerimiz ışıldardı

küflenerek açardı çiçeklerimiz.

kanunda; Kanuni Süleyman, akorunu, atom bombasının makamına göre ayarladı;

neden bilmem ışık büküldü; yaylı kapılarda atlıları gördük, sırayla kuşattılar masaları

engizisyon meyhanelerine süpürdüler bizi

seni düşündüm

seni düşünmekten başımı uçurdu rakı şişeleri;

sırasını bekleyen Yahudi gülüşlü adamlar bakıyordu camdan

tenorlu ıslıklar ağladım

                         ağladım ıslıkları, tenorlu

 

 

yalnız Kardinal değildi, akşamcı arkadaşlarımı masamdan alan

toprak da şöyle bir uğradı masaya;

hanidir basmamışız üstüne

hanidir başımız boyunlarımızın üstünde

hanidir yoksundur

hanidir cesetler, içmekten gömülmeye zaman bulamamış.

 

ışık yandı, kara çarşaflı bir fahişe, şehvetle gömüldü üzerimize.

 

ve baktık ki, mezar taşı toprağın alın kemiğiymiş…

 

 

SEMİH YILDIZ

H’düşüşü

 

 

bir ‘h’ düşüşü içindeyim

gece

gece

bir ‘h’ düşüşün son evresinde

 

atmosferi deler gibi

hızlı hızlı

düşüşüyüm h’nin

 

bir ‘h’ düşüşüyüm

sokağa

çırıl

çıp-

lak.

 

Pervaneler gibi sayıklıyorum

Duymuyor uykumda açan çiçeklerin

 

 

SEMİH YILDIZ

Kan kümesi

 

 

Boğulur suyum; okunmuş kâğıdı çürüyen bardakta

 

Küçücük boynuma ağır durur muska

Tespih taneleri döşenirken inciden, boncuktan

Belime dolayıp iplerini üstüme biner bir adam

 

Sesim yetmez geceyi uyandırmaya; babam her dalda yeni bir yuvaya konar

Annem temiz çarşaflar serer üstüne kirli yataklarımızın 

 

Alaaddin’in Sihirli Lambası’na sürtündüm sanırım

Kirli beyaz elleri dolanırken koluma

Çıkan dumanda cinleri görürüm düşlerimden geçen

 

Ötüşüyüm merdivenden inerken sabahın

Üstelik lekeliyim; bütün köyün yarasını bacaklarımda taşıyacak kadar

 

Acemi bir horozu kesen tanrı

Daha da ölebilir kan kümesinde yaşamaktan

 

 

ÖZGÜN ERGEN

Elimsende

 

 

Ölmez’e…

 

İki dağın kesiştiği noktada

Silah sesleri arasından görünen yüzün

Birleştiriyor bütün dorukları

 

Yokuşun en başında, inişli çıkışlı kalbin

Nasıl da büyükçe bilinmez; ellerin, uzanıp ağaca

Pörsümüş yenidünya kabuğunu diriltiyor

Bir dokunup bir kaçmak istiyor, çocukluğum

Elimsende oynamadan gitmek istemiyorsun

 

Sokak kapısı sana açık, gözlerim ve çitlerim de

Kurşun asker bir girebilse, eriyecek masaldan ülke

 

Herkes rahattayken

Hazır ol’da bekledim gelişini

 

Bir kere de değil

Baştan say bu yalnızlığı

 

 

ÖZGÜN ERGEN

Danae

 

 

topraksı kokuları azaldığında yine de solmayacak

ışıklı yumru çürütecek göğsündeki sıcak dikeni

yağmur isteyeceksin uyumsuzluğun çiçeklensin için

ne defne bitecek verimli bahçelerinde ne okaliptüs

 

sızlayacak gözyaşlarının tuzlu gölgesi… bakacaksın

elâ gözlerinde çölün sonsuzluk ışıyacak; ayacaksın!

 

geceden ter içinde sıyrılınca şafak, zambaklarına küs

geçtiğin yerleri kendin kılan gücenikliğinle süzeceksin

kimliksiz adreslere mektup yollar gibi: yepyeni

ama o ilkyaz sabahları ne yapsan senin olmayacak!

 

 

OKAN YILDIRIM

Ölüm Ve Bakire

 

 

“havanın gümüş sureti çökmeden terketmeli” demiştiniz

“görünmez yağmurlara sığınıp, silip günbatımı son ışıkları”

sizler ölüm mü diyorsunuz o görkemli solumaya? – hah ha!

“dokudumdu ben düşlerimi bulutların kasnağına gererek”

 

ecel karıştırır sırasını, intihar şaşmaz:

yaşamın son kararlılığı; müntehir ruh acımaz.

 

sevgilim, kanımda yüzen buz tabakası; intiharı seçerek

silkelediniz saçlarınızdan kaygan ruhunuzu: kızıl, tenha

gözlerim değince yüzünüzde solurdu körpe telaş kıvılcımları

korkarım, artık bırakmayacak bakışlarımda hiçbir tin iz.

 

 

 

OKAN YILDIRIM

Şiircin

 

 

iline değilse ilçene çağır beni gözle kalp akraba nasılsa

gurbet dahil tüm uzakları ten söyler sıla da gövde de derin

on dakika aralara dek içimin perdeleri yalnızlık sineması

bak, ellerimin her biri çok üşümek Türkçesi iki kişi

genç ömrümü dua dağlarına emanet bıraktım, bakma!

 

ilçen çocukluğunu anlatan rüzgâr ceketli bir köyse beni bekle

şehirler çok nüfuslu çok sokaklı olsalar da kolay terk edilir

Cahit Külebi’den Attilâ İlhan’a tüm şairleri ezber ettim gelirim

şu anki rüyama inanırsam aşka ya Istanbul ya Pia denir şiircin

sahi rüyalar bile insanları insanlara çağırmak içindir

 

hangi göz mesafesinde hangi dağ arkasında senin köyün

dokunsam tüm hayâl şehirlerini yakından uzağa görür müyüm

ah, kuşlara ve telaşa inanmasam böyle hızlı ölür müy/d/üm hiç

tüm yaşadıklarım ve yaşayamadıklarımın adı bugün ve elbette dün

iyi ki de ölümlüyüm, yoksa bu denli mutlu olabilir miyim büyücüm

 

ah, şiircin mi dedim kendime beşik kertmesiyim şiirin!

 

 

SERAP ASLI ARAKLI

İmg’elem

 

                       gözleri şiir olana

 

ateşin tadına baktım sıra suda

nehrinden geçtim sıra okyanusunda

avucumda yangın kabuğu soyuluyor aşkın

olmuyor canlanmıyor ölüyor her hücrem

 

içimde iki dar açı iki uç gen

senden bana kalan uçurumlar

neden herkesin yüzünde acıdan işaret

aşk dahil her şey ustalık ister kabul et

 

sevgilim sadakat geninde mutasyon var

aforoz edildin tüm aşk dinlerinden

avuçların göğe açılan bedduaların

senin amentülerin tersinden

 

şimdi başucumdaki emanet boşluk

içimdeki çöl

                    l

                      e

                         r

                           d

                              e--

sen zoraki mısra gibi duruyorsun imgelerimde!

 

 

 

SERAP ASLI ARAKLI

birinci baskı

 

 

seni sevdiğim zaman kahveler içerdim

onunla sevişmeden kitap okurduk

ben şimdi kahveleri döküyorum denize

sayfalar ıslanıyor kitaplar sıcak

bardağın içinde birkaç kelimeler

kuru kuruya da gitmiyor ki kağıtlar

közün üzerindeki cümlelerin yanına

bir küçük açtığım zaman

sanki sayfaların üzerinde sevişiyoruz seninle

 

şimdiki zaman geçiyor

o kahve çekirdeklerini kavuruyor delicesine

 

ortalık baskıdan yeni çıkmış

kitap gibi kokuyor

önsözü okumadan geçiyorum

 

 

ONURCAN ÇAKIR

medeniyet

 

 

yağmur yukarı doğru yağıyor bardaklara dolarcasına

ufuk bakmak için yeterince uzak değil

biliyorum gidiş her zaman uzun dönüş kısa

bulutlar çamurlanmış güneşler balçık

ve yağmur tüm bu pisliği temizlemeye yağıyor

köpek dişlerim var bu yeterince medeni değil

aklımda ikinci kalite kağıtlar uçuşuyor

 

 

ONURCAN ÇAKIR

YEŞİLÇAMIN AĞLAK ÇOCUKLARI

 

 

 

Şapkasız köylü köle cumhur çıka

Çifte dingil çıplak ata koşa kadın

Ayyaş herif sokakta sürter leyin

Sevgilim yeni nesil senin eserin!

 

Sözler kambur, kördüğüm peltek orospu

Gulliver cüceler ülkesinde mirata müptela

İleri matematik abaküsle bodur minval

Yerini tutmaz gece yarısı hediye edilen baş döndürücü bir terbiyenin

 

Şecaati sirtakin söyler iken sarayda, ağzın tadı imtrak

Pek ihtiyaç da yokken şu akla, oğlan ne’ne gerek senin maarif?

Argo çocuk bir gün yakar bu şehri, ermiş ihtiyar şaşkın heyet

Tembel asi işçi: Demir gördün bük, ufo gördün kaç!

 

 

FERHAN ÖKE

KABUK

 

 

Bana sahibini utandırmayacak bir çatlak göster

Sonra onu al ve annene gönder

Bağlamışım kendimi ağaca: Altı dimdik, üstü çıplak

Bağışlıyorum sizleri!

 

Belki sana yeniğim

Belki mahcubum

Belki haklı tek tarafım yok

Hayat beni alt edecek.

 

 

FERHAN ÖKE

o sendeki ‘her şey’

 

 

kusurun mutlak huzuruna sokuluyor adem ve adem

gövdenin tam orta yerindeki sınır bekçisi sevgilim

yani pasaportsuz dokunuş belki ya da

zaten her şey asker, yanaşık düzende masumiyet

cebren ve hile ile humanist kaos

katilin sustalısı kirli çamaşırların içine karışmış

oysa ben senden geliyorum, evrimim tamam

bedene çarptığında uzay gibi dağılan

uyruk sokumu bu imgeler gibi mağdur

 

oysa ağızları kara delik kızlar ile

elleri usturuplu ustura ibneleri kucağına oturtan

kırık burunlu delikanlı gerçek, şiddeti gerçek, sizinle paylaşır

silahı gerçek, namlusu kıvrak, alnınızda dolaşır

geceyürüyenlerden en harbi olanı,

olası bir gezegen kaybında oldu olası koğuş ağası

tümden ahalinin sofrasını haraca bağlamıştır

 

ya bendeki afrika’yı bulacaksın

ya da bir ‘kan gövdeyi götürdü hastanesinin’ morgunda

‘sen bana yan baktın lan’ cinayetinin yakışıklı kurbanı olacaksın

- ama sevgilim kamusal alanda ölü taklidi yapamazsın

ben senin sath-ı müdafaan değilim

ben senin ispanyol cenaze kortejin olabilirim belki ama

her Allahtan uzaklaştığında

bana yaklaşamazsın

 

ilim irfan yuvası ölüm teğet geçti

ya da orman-kent hepimizin ırzına geçti

aynı terane, aynı zihin bulanıklığı, aynı açık deniz

aşağıdaki iç savaşı öğelerine ayırır mısın sevgilim

sen o cebindeki kimlik misin

adı soyadı        inceldiği yerdenkopsun

ana adı             depresyon

medeni hali      sosyal sorumluluk

veriliş nedeni   yeni bir aşk

 

o sendeki her şey

tamamlamıyor işte hiçbir şeyi

sen elektro gitar solosu

ben ud taksimi

 

EMRE VARIŞLI

Mükemmel

 

 

akıl akıldan neydi

bunun cevabını biri verecek mi

lezzetli meyveler dünyanın dört bir yanında, yağlanmış silahlarla birlikte

Mükemmel’in ailesi kayıtlarda yoktu, Mükemmel’in sınırları yoktu

Mükemmel, bir kadın ya da bir erkek değildi, Mükemmel yemek yemeyi bırakmıştı

Mükemmel, mide ağrısından ve medyadan paçayı kurtarmıştı

Mükemmel için iyi sevişmek önemliydi, iyi bir sindirim sistemi kadar

padişahları sayamazdı Mükemmel, bazen makyaj yapar, bazen tespih çekerdi

bir yerlerden kovulmuş olmalıydı, bir yerlerden bıkmış olmalıydı

denizden ve aşkın kıvrımlarından sıkılmış olmalıydı

cümleleri ve saçları kısaltmış olmalıydı, pişman olmamalıydı, güzel olmalıydı

bir üçgenin içine sığabilmeliydi, bir ağacın gölgesi ve bir hastane odası aynı olabilirdi onun

için

bir yerlerden kovulmuş olmalıydı, Mükemmel, dünyanın büyüklüğü karşısında korkmuş

olmalıydı

Mükemmel, kirliydi, ne olursa olsun kirliydi..

 

 

EMRE VARIŞLI

gülün şiddeti… 

 

 

içki değil sarsıldığım, gülün şiddeti

rıhtımda bekleyen bir adamın küskünlüğü

tanımadığım adamların küskünlüğü diyelim…

duydum yine de onların şefkatlerini…

herkesin bırakıp gittiği kadardı yüzüm

 

değil, içki değil; gülün şiddeti…

 

bilmediğim yerlerde öpülüp koklandım…

gözün hevesini okşadı bir kız serinliği

ıssızlar kirişlerince yonttular karanlığı

tokluğun rezilliği elmayı çürüttü!

birkaç üniformalı üstümü başımı yokladı

bense uykularını bu şölenli mezarlığın

 

bir küçük saksının pencereye darıldığını duydum

kim nerede akşam olduysa bildim, oradaydı

rıhtımın en derininde kalbim…

 

herkes kadar ben de yara aldım uzaklardan

 

gülün şiddetinden uyuyamadım…

 

 

TANER CİNDORUK

yanık otlar

 

 

kuş ve çekiç sesleri yanık otlarda

işçilerin iç çekişlerini artırıyor duman…

aşıklar büyük bir sırrı açıklar gibi adeta

öpüşüyorlar yanık otlarda…

 

yanık otlarda iki oğlan ırmağı gözlüyor;

torun özlemiyle yokluyor pencereyi adam

sokağın koyu lâciverdi usulca ürperiyor

güllerin açmasını bekliyor yanık otlarda

 

yanık otlarda içkili adımların hıçkırığı

kapıların ürkekliğini bildiriyor duman

yalnızlığın öfkesi kalabalıkta çınlıyor

acı bir yel kalkıyor yanık otlardan…

 

hanımlar yılmadan paklıyor giysileri

işçiler durmadan iç çekiyor yanık otlarda

sonsuz akıntısında düşlerin…

 

yanık otlarda çığlık yanık otlarda şal

birinin yakını ölmüş kapanıyor dükkân!

taze bir can uykusu yanık otlarda…

 

yanık otlarda dünya duyuluyor

 

yanık otlarda aklım

 

yanık otlarda, yanık otlarda…

 

 

TANER CİNDORUK

Latin yelkeni

 

                                     İkinci yeniciler’e…

 

Fosillerim bulunmuş yitirdiğim örgülerin

künyesinde hala kararmış

kağıt yapımı

 

latin

                  yelkeni…

 

Sokak çarpışmalarında bulduk biz abanoz

yapımı kırık kılıçları kıymığında

üçbuçuk damla var koyu

kırmızı engin

                 denizlerin

mevhum çakıl irmikleri

tanrı kadar payidar

                            şimdi

                            gönlüm

firkat bahçesi aklım

                                       duman

dorukluğunda…

 

 

GÜRAY ÖZÇELİK

Beyaz Leke

 

 

Beyaz lekeliydi suretleriniz…

Kandil

süsleme

ağaçları gün-ah

salgılardı zambak

                                             söylencesi…

 

Siz hep öbür yüzünü severdiniz madalyonun kal-

paklarınız vardı

mukavva yapımı müsvedde-r demez

hazır

       oldaydı

               bellekleriniz…

 

 

GÜRAY ÖZÇELİK

 

 

 


 

 

|Ana Sayfa| |Arkadaş Z. Özger| |Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü|

|Mayıs Yayınları| |Sardes Yayınları| |Satış ve Dağıtım Noktaları| |İletişim|

© yenisi