In solis sis tibi turba locis *

* "Issız yerlerde kendin için bir alem ol" Tibullus

 

 

2021 ŞİİR SERGİSİ *

 

*e-dergi olarak indir >>

 

kimlik kontrol

 

ölüleri konuşmalıyız

istismar edildiği için yakılan kalbi

bir iç çekiş miktarında yırtılmıştı 

aklımızın elimizden geçen damarları

ölüleri konuşmalıyız

kurunun yanında atan kalbi

 

şehirde çöpçülerin paydos vakti

pisliği konuşmalıyız

yani evlerinize girişinizi affetmenizi

bir dedikodu miktarında üzülmüştünüz sonra geçti

pisliği konuşmalıyız mahallenizi

kokusu adresinize kayıtlı çöplerinizi

 

darbeyi konuşmalıyız

korkunun ecele o büyük iyiliği

bir ışık miktarında görünmüştü

isanızın yükseldikten sonra gittiği

darbeyi konuşmalıyız sihrinizi

her şeyin bir anda kutsal olabilirliğini

 

komşuluğu konuşmalıyız

hiç geleni olmadığı için çöken evi

bir zil basımı miktarında bitmişti

kapımızdan geçenlerin ölülük serüveni

komşuluğu konuşmalıyız

en bildiğini teşhis etme şehvetini

 

şehirde kasapların vardiya devri

etleri konuşmalıyız

yani dişleriniz arasında biriken irini

i̇ki yalan arasında ısırmıştınız sonra geçti

etleri konuşmalıyız yediklerinizi

nice kasaplık görmüş gömü kemiklerini

 

dininizi konuşmalıyız

ilk çarmıhtan arta kalan sesleri

bir günah miktarında kınamıştınız sonra geçti

sohbetinizden kovulmuş iblisi

dininizi konuşmalıyız şerrinizi

cesetler yediğiniz mabedinizi

 

şeytanı konuşmalıyız

biricik affedilme ümidinizi

 

Mustafa Torun

kafagöz şiir sanat / Mart 2020

beddua

 

bütün kardeşler toplanıp beddua ettik

sövgüler adresi açık lanetler

küfürleri yazmayayım ama

başın dururken ayağın

taşa denk gelmesin dediğimizi söylemeliyim

beddua deyip geçme beddua

bir yeraltı hiddetidir bir gizli örgüt eylemi

yedi kardeş yedi yerden yedi ağızla

kör olsun görmeyen gözün

köyünden kovulasın en geçkin çağında

uzalı kalsın ellerin mezarından

gömülerin elalemin olsun

tersin dolsun goruna

 

yedi kardeş yedisi de

küfrü bekletmiş yedi diyarda

gezdirmiş büyütmüş kültürlerden örmüş

yedi ağız yedi dil yedi başka adla

beddua ettik bir ülke kadar küfrettik

padişahım çok yaşa

çok yaşa da gör evladının ilencini

damarından dişinle söktüğün etini

kendi cinsin sunsun kurda kuşa

her iyi yılın bıldır olsun

çok yaşa da düşle her yaşlı gününde

ölümün seni neyle beklediğini

 

beddua deyip geçme küfrün kulağıdır

olanların sancısı bir direniş evreni

yedi bin tükürükle türkü gibi yedi koldan ürk gibi

bağırdık küfrettik doluca

kralsın şimdi doğrudur ama

ölümünü hatırlatsın oğlun baktıkça

kralsın odaların var doğrudur

bakışlarını bile kazısınlar duvarından

adın oldukça

 

bugün kanundur sesin biliriz

yedi kardeş aynı yerimizden dileriz

uğultun ülkeler gezsin

kadınların diktiği çarmıhında

asılı kalsın sesin

dünya durdukça

 

Mustafa Torun

Çün Dijital / Aralık 2020

merhamet ihtimaline karşı

 

yüzünü tanımlamak istemem

bu bir kargaşa olur beklenen bir musibet

korkarım sadece bakacağım içimden

küfürler geçecek isim sırasına göre

seni görmek her gün suçun şahsiliği 

ya da nefret karinesi asi kadınlar için

korkarım rahmine geri gömeceğim

senden her doğanı

 

tatlı dil yılanı deliğinden çıkardı bizi soksun diye

korkarım bu bir kültür politikası

bir doğa kanunu bir cumhuriyet oldu

yanlış anlaşılmak istemem bir ihtilaf çıkaracağım

en uyumlu yerimden

dilleri ve doğayı ve tatlı suları

ne yazık baştan yıkacağım

 

sesini tasvir etmek istemem bu bir söz kıyımı

bir iç savaş olur dilde yani devlette

seni duymak hergün bir intihardan vazgeçme anı

ya da öfkemizin devriye çıkması kulağımızdan

kan gitmesi yumruğa

sadece öfke duyacağım ve it iti anacak ve

sopalardan bir büyük çomak

korkarım onu da sürün tutacak

 

i̇nsanı yaşat ki devlet öldürsün bu bir

harita bilgisi bir kalkınma planı oldu

neslin korunması kanununun ertesi

hepimiz ölüleri gördük

bu yüzden mezarını tasvir etmek istemem

acısız bir ölüm olur bu gaybı bilmek bir ülfet

korkarım sadece sır tutacağım ve

gölgende korkular büyüyecek şehir içine dönecek

 

seni anlamak istemem anlamak

bir merhamet getirebilir susmak kalabalık

 

Mustafa Torun

160. Kilometre / Ocak 2020

transa

 

bir erkeğe baktım ve uzunca baktım onu.

kadın yaptım bakarak onu. fazladan

kurtardım ve ona bir rahim buldum. ondan

bir erkeğe sahici gökyüzü oydum

bir erkeğe. baka baka ona bir yumruk

ona bir telaş ona bir dirilik kurdum.

kurdun kuşun nasibiydi ormandan. ona

baka baka nehirler vurdum

yurdunun en dik en verimli yerinden. isyan soydum onu

hazırladım baka baka parklara sokaklara

kadın koydum. yanına ağlayan kadın

onun yanına vergiler onun yanına baka baka

yengeler anlamsız halalar ve komşular

onun yanına namus kan irin.

bir erkeğin kadın olabilirliği bu

değişkenlik. bu yeraltından not bir kargaşadır.

baka baka ona kargaşa çıkardım. ona geç saatler ve ona

gecebir kar kış. ve beyaz sonsuzluk ve sonsuzlukta

kaybolan iyilik kötülük ve diğerleri.

ve baka baka dilini yonttum

dişlerine bir hızar. böylece daha kolay

olsun diye baka baka bir kadın olarak konuşması

konuşurken susturması bağırması

 

bir erkeğe baktım. baktıkça bir kadın

bir can kaybı oldu. hayatım.

 

Mustafa Torun

Petroleus.org / Sayı 5 / Aralık 2020

türk kasabı

 

bütün atlar yenildi

diğerlerini de vurdular

merdiven altlarında hücrelerde

gizli madenlerde atlar kesildi

 

ciğerlerini çıkardılar atların

yüreklerini ezdiler yakıt yaptılar

böylece binalara betonlara böylece

sahillere zeytinlere tarihi eserlere böylece

i̇sviçre gömülerine gidiş hızlanır hesapladılar

-bütün atlar yenildi-

diye diye bir kasaba para verildi

at eti at etine

it atı it atına arabalar mercedesler

kasap arabadan indi ata bindi

son kalan bir attı kasaba verildi

 

hassiktir bu atın ciğeri kasabın

göllere açık ağzına girmedi

incirler yemiş ağzına girmedi

tuğla tuğla dişlerine girmedi

kasabın at baltası bilemiş ağzına

kasabın kalabalık açılmış ağzına

bu kadar yakıt yetmedi

 

bu kasap ne kasabı kasapları hatırla

yediklerinde izi kestiklerinde payın

bindiklerinde sırtın var

-diğerlerini de vurdular-

küçük atları bıçakla yani taylar

eski atları zehirle siyanür - eskiler hatırlar

huysuzları mızrakla uzaktan - yılkılar mızrakla vurulur

ne iyi ölü atın tekmesi unutulur

 

vayanasını bir ülke dolsusu at ciğeri

at yüreği türkiye kadar bir tükürük

memleket gibi araba

kasaba yetmedi vayanasını

 

bu kasaplığı unutma

bu bıçağı senin kınında

bütün atlar yenildi

 

Mustafa Torun

Sakat Fanzin -7

Eksi Bir

arkadan seslenenlere sırtını doğrudan dönebilenlere

öldüğümü söylemekte zorlanıyorum

biliyorum nereden asıldığımı, söküldüğümü

onların nerden bildiğini bilmiyorum

kaçtığımdan bu yana yirmialtı geçmiş, 

yirmi altı ne, altı sürtmeden geçememiş

burası köklendirirken kurutan, seyreldiğinin konuşulduğu yer.

 

evet/hayır yuvarlak içine al, imza.

masalı şekillendirecek kapılar çiz dik

yanlış açı, o istemedikçe tanrıyı göremiyorsun

 

sokağa eksilmeden çıktığım tek gün yok

aynı doğruda sonsuz noktayla

yanıp sönen, yanan serin yataklarda

yırtık yok, leke yok üçlük şerit metre yetiyor

alışveriş listesine ne yazılıysa bulunuyor

zoraki aktığımız delikte burgaçlanarak

hiçbir yerde hiçbir şey ters gitmiyor

kendini nerenden eğlendirdiğin

nesnelerin ne işe yaradığı

cılız topraklara fırlatıldığımız gerçeği hala diri

çoktan başladığın yere gelmiş, tanrılarından ayrı düşmüş

koşmaya devam etmekten, durmaktan, en çok yavaşlamaktan

yapılacak hiçbir şey kalmadığında

üçe kadar sayıp başlayamamaktan

yine en çok yavaşlamaktan korkmuşsun.

 

tam şuanda şuradan arsızlaşıp

o anda tavana bakıp vücudunun hala inlediğini duyumsamış

-aslında hiç umursanmamış-

genişleyip sönen, sönüp genişleyen

başının gerisinden boynunun altından

teninle doldurduğum tüm açıklıklarımda

ne gördüysem canımla seyrediyorum

 

bilirsin nasıl öldüğünü söylemenin zorlukları var

gibi kişiler kendini asar

aldatılmış aynı zamanda afallamış kişiler kendini asar

yanlış metrobüs durağında inmiş bir daha binememiş

dilek ipi vakti gelmeden uçmuş

bir gece aniden ciğeri sönmüş

üsküdar-beşiktaş vapurunda ölüyor olduğunu öğrenmiş ise kendini asar

gibi kişilerin buna hakkı var.     

 

o yeşil örtüyü görmesem yalınayak koşulan sokaklara inanırdım

ben üstüme alınmayacakmışım, taş koy buraya

atılacak toprak yok, ellerin yok, ellerimiz

kim ölecek bizimle.

 

kimdim dört tüp kanı cebimde şehirler arası gezdirirken

günlerdir salona uğramadan kendimi karartıyorum

fasio skapulo humeral müsküller distrofi yi tek seferde bakmadan

fasio skapulo humeral müsküller distrofi diyebiliyorum

koptuğum ve çarpışmayla döndüğüm oluyor

kurama göre tepkimenin gerçekleşmesi için,

moleküllerin doğru yönde ve yeterli enerjide çarpışmaları gerek

yani beş trilyon civarındaki molekülümle moleküllerine çarpıyorum.

doğru yönde yeterli enerjiyle

merhaba dermansız dert

ölmüşümdür, ciğerim sönmüştür merhaba.

 

Biz kimseye bir şey yapmadık.

 

Tuba Bozkurt

Küt

sanki bin boğuk ses birden

nasıl okuyacağımı söylüyor harfleri

a: kara, ö: ak, i: kırmızı, o: mavi

utanarak geciktiriyorum.

Anlattıkça kayaya yaklaştım

umursamazlıktan kanatlar edindim de yetmiş yıl kaldım orada

yetmiş kişi yürüdü dermansız, limelenmiş, parça parça yetmiş kişi

hayatta kalmanın utancıyla hem yanan hem ısınan bendim.

 

orontes kızıldeniz ayrıldıktan sonra tersiylen aktı

musa ve hızırın ötesinde üst üste binmiş kamburlar duaya durdu

“ellerimi oraya koyamıyorum, bu yüzden hep kaybedeceğim”

bir çocuk, ellerimi oraya koyamıyorum, dedi

taşın yuvarlanışında, dal hışırtısında bu konuşuldu

sakallarıyla memeler örten şıhlar kapıda

biz görürdük, o geçerken eteğini silkeledi

meğer sağ kalmak bir yarayla daha yüzünü açık bırakarak dönmekmiş

sen dönmekle sınırlandın

zahiri ve içinde z geçen harflerle zaman verilip alışmaya zorlandın

burası sınırdır deyip dikenli teller sarkık taşaklarıyla bellekler ördüler 

gerimgerim utanç perdesi inmedi hiç aramızdan    

nasıl çağrılırsan öyle hatırlayacaksın

bilinen tanrılar için adağa üç evi ateşe vermeye hazırdık

yanılan onlar, aldatılan biz mi

eksik parça tamamlanacak mı tanrılarımdanbirisi

hiç olmazsa dokun belden aşağımız canlansın

döndüm akıntıya kökler beslensin

kendinden dölleyen kendini yaratan kadının adıyla;

kırk tas su dökünerek şükrettim kırkla ölçüldü dünya.

 

uyanacak olsan ertesi daha ertesi gün

şu hissin yavanlığı unutulacak

hala ihtimal varken yalvarıyorum ağla

nasıl debelendiğimizi anımsayıp ağlayalım

bu yıkılası yerde yan yana, yanyana bitişik

varsayalım üç gündür açız

dördüncü gün gürültüsüne taş bağla

gün bulup gün yiyeceğiz.

  

Tuba Bozkurt

Yalnız ve toplumsal arılar

 

bu boşluğa başka biri

bu boşluktan kurtulabilecek biri baksın.

 

milyonlarca kez gidiyorum çamurumla karşılaşmaya

hışırtılar işaretler taşır, ormana rağmen ormanı tanımaya

ölü olmadığımı kanıtlamaya

duygusuzluğumla kaskatılığımla elden kaçırdığım ne varsa

belki başka bir tanrı belki başka bir ev

aşağı bakarken oraya nasıl çıktığımı hatırlatan yerlerimi de bulmaya.

 

bugünün dünlerine ve bugüne

beni bana anlatan bütün peygamberlere;

sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmeye

 

saatleri kabul edersek çözünmüş oluruz.

 

 

kurumuş dal toprağa, ölülerimiz toprağa

tanıdık böcekler gövdeme yeniden yürüdü

-evlerin eksibirinci katlarında küflenenleri unuttuk-

ardına kadar açık uyuduğum oda

güvende hissettiren sarsıntı

performans sanatçısı olarak sakallı arılar

kovan faaliyetleri, ilk örnekler,

hatta ticari tozlaşma için yetiştirilen yalnız arılar

kötüye kullanılmış bir yaşam

etimin ısınmasına, şişmesine ve yanmasına neden oldu.

 

mecidiyeköy metrobüsünden yeni kapı metrosuna oradan marmaraya geçerek sağ kalmış

her sabah uyandığından sağ kaldığına inanmış

bu ne yapacağı belli olmayan hayvanlar

beyaz yakalı “gelecek “ten umutlu başlığıyla

işlerinden memnun olmalar

hayat planlarında evlilik ve çocuk sahibi olmaklarla

mutlu olacaklarrr

 

asıl tehlike performansa katılan ilk arılar

sınırlar sabırlar selametlerle

cüretkar ütopyacılar

  • kare şeklindeki bir peteği bile doğalarına özgü olarak şekillendirmez ancak çerçevelere çok iyi uyum sağlarlar

  • kendilerine sunulan fiziksel zorluklar ya da kısıtlamalar ne olursa olsun, kesintisiz çalışmaya devam ederler

  • balın romantik gösterimiyle ilgilenmezler

  •  kolonide inşaat, temizlik, bebek bakımı, cenaze, savunma işlerinden sorumludurlar

  •  bazıları çiftleşme esnasında ölürler

  •  işçi arıların dikenli iğnesi bulunur, bu iğne ile bir canlıyı soktuklarında iğnelerini bırakır ve ölürler.

 bir performans sanatı olarak ölüm yalnız arıya nasıl açıklanır?

 

Tuba BOZKURT

kuş banyosu

güneşe giderken öp beni

güneşe giderken öp beni

güneşe giderken öp beni

 

pazar günü hep uyurmuş dedi

uyuyunca tatilmiş işçi sınıfı yüreği

soluğu ördeklerle dolu müdavimler

böyle böyle yelkenleri hafta sonu dikti

bulutun hüznüne karşı borçlu bir yazgı

hülyalı ve sisli bir denizi omzunda doğurdu

çünkü eli çarptı gökyüzüne döküldü bütün martılar

 

çöpçüler eve dönerken sarıl bana

 

geride hazin güneşi bırakmadan nasıl gidilir

demirden bakışı kalırsa buna gün doğumu denir

 

aşiretler göç eder dağlardan ben kalırım

kanadını incitmeden dikerim günlerime

bu sevdayı kırk kere ziyaret saydım

 

bir tutam gamı

bir topak sevdiği kızı

saçlarını ördüğü dağlara bağışlasa

öldürdüğümüz bülbüller yine öter mi

dudaklarında rüzgarın hiç soğumasa

varsın bir ömür telef olsun

sevdam kırlara koşan taydı

 

ben buraya ölesim olarak gelmemiştim

şimdi benden iyi günlerini esirgeme

dur boyuna başak değsin o günleri alnından öp

ama bu senle ilgili türlü türlü biçimleri sevdadan kopardık

ne çok bahar vardı onlar gibi oturdum hayatıma

ey birden gitmemeye yamanmış

istemekle açmayacak bütün hüzünler

yarı yarı bırakacağım  yüzüme.

 

ben evinin oradan geçtim bir daha diye diye

bak sevgilim arkadaş bütün gülleri toplamış

 

şairler gül toplarken sarıl bana

 

 

bak şimdi zamanı astığımız duvara

unutamadığımız bir gerçek kondurmuş

üç gecedir bu yolu uzattı sırf izini göremediği için

kalmak bir deyiş biçimidir eski bir ozandan kalan

bazen diyorum ki gözlerin nasıl Anadolu nasıl Anadolu

oralı olduğum için üç gözlü kerpiç bir ev yüzüm

yüzüm her yağmurda akıp giden bir parça

ben artık eriyip de gölünü bulamayan kar

müsaadenizle ben buraya ölesim olarak geldim

kuş banyosu olarak giderim

 

şairler giderken tut beni

Anıl Fırat Tosun

buralı olmak zordur

dünya durmamakla yükümlü annelerin omzunda

uzakta eski dostlar hep çalışır çocuklarıyla

evinde annen  hep yorulmuş sakladığım bir yerlerde

yeryüzünde çocuklarına çalışmış martısıyla deniziyle

burada insanlar nasıl hasrettir bir çift beyaz boyaya

burada panayırdı bir kere halk, mutluluğu bulamayan

 

varoş bir mahallede gördüm

atları olmayan at arabaları

 

buralı olmak zordur

 

 

kışın ortasında sessizlikten biraz üşümüş

çoktan giyinmiştir gün dediğim gün

öpmek eskiden güzeldi kerpiç yerlerinde

her göz toprağa bulandığında bulur tanrısını

ben o an adınla seslendim bahçedeki kiraz çitiline

 

biz burada çok narin yaşardık tanrım

 

bu ovada bir kiraz sökülse yüreğinden iki parça gider

kıpkırmızı bir soyguna benzer o zaman dünya

sırf bunun için saçlarına devlet gibi bakmazdım

çünkü toprağa iliştirilmiş bir tohumdu bakışın

noterde imzalanırdı -sevgilim gel diye

hani gelirsen yanında kederini de al gel

bizi dünya haritasında düşün iki ada gibi

ayrı ayrı değil yan yana sevgilim

yan yana

“neyin var” diye sorsa neyi yok ki derdi

bileğim kırık sana veremem düştüğüm yerleri

ben bu kış balkondan serçelere ölgün

kar yağmış bir ovaya oyunlarımız çizilir

ancak öyle öyle severdi Bruguel’i mesela

ne kadar kırsal diyorsan o kadar kaybolmak

yalnızlığı biz icat ettik okulda öğrenelim diye

nasıl sızlatır bizi yalnız yaşayan hademeler

nasıl sızlatır yolunu bulamamışlar

 

gözlerine devlet gibi bakmazdım

ben seninle buralı olduğun yıllar

 

 

şimdi buradan başlasam şaraplar bize kadar

bu üzüm bağları, bu şiirler eskilere soldu

doğduğundan beri sular, ağaçlar, böcekler

sokaklar, dağlar ihsan eyledi geleceğime

geleceğim buralı değil

buralı olmak zordur

insan insandan göç eder de

dayanamam dağ eteklerine

kanar.

 

Anıl Fırat Tosun

HAVA DURUMU

 

Hâlbuki oturup yakınlarda meydana gelen önemsiz şeyleri konuşacaktık

Düzyazı için acemi öksürmesi falan

Evimize vuran bu dolunay ışığı ses için resim bulacaktık

Aşağı düşecektik daha sabaha karşı ya da zan altı

Gurup ve tan vakitlerinde neden hala boş bırakılıyorum

Şimdi biz bu gece oturduk seninle ama korkma

Bana da fısıldamadılar gözlerimizin seviyesini

Hadi uzaklara dalıp bulanıklaşalım biraz

 

Duydun mu geçen gün rüyasında çöl demiş begonviliniz

Tamam anlatmayacaktı ben suladım onu

Şimdi bunu geçelim de son kez soruyorum

Cürümün için neden kokusunu yok sayıyorsun

Ben senin arkadaşınım, tabii ki her şey aramızda kalmayacak

Bu gece tanrı misafiri de değiliz nedir bu fosforlu tente

 

Geçen gün bir ezginin dikkat kestiği tüylerinden bahsetmişsin

Daha kaç kez ritim tutacağız aspirinler senin için

Oluyor işte ne yapalım kim istemez bir ağaç kovuğu olmayı

Aramızda kalmayacak ama ben de dalıp gidiyorum

Annem geçen gün peşimden geldi babamı renklendirdik

Elim uzun demiştin ya söylesene

Bu geceyi kime borçluyuz

Ve

Uyuyan kişi sayısı garantili mi gökteki yıldızlar

 

Tanrı bilir umarım bugün beraber olduğumuzu

Allah alınmaz Türkçe bilişimize gündemi boş ver

Çok denedik sanrı nöbetleri geçirmeyi

Dilimize hesap soracağız da kepenkleri kapalı

Kime haykıralım haklısın biraz da değil delillerin

Ovaya saydam esen fırtına olalım o zaman

Biraz da bizi anlatsın bülten

 

Bu gece yurdun dört bir yanında şiddetli fırtına var

Diyecekler yarın gece

 

Hakan Temiz

OLTAYA TAKILAN

 

Huzursuz geçmiş bu gecen buradan başlıyor gün

Zambaklara kaç gün oldu renk vermiyor ellerin

İçine çekiyorsun yapma dedim açık hava nikotin

Gamzeleri vardı evet buraya hâlbuki diyelim

 

Fuzuli olan her şeyi bir çekmeceye koymalısın artık

Oturaklar sebep gösterir bütün yankılarını

Tamam anlıyorum seninki de bir kırıklık

Buraya hayal yazıyorum sen öfke kullan

 

Kaç gün oldu ben aklımdan çıkardım senin ev dışılığını

Paslı direkler elbette bir şeyler yüklü

Gel ben sana el uzatayım sen de bana bunu borçlan

İstersen uykunda sessiz sinema da oynayalım

İki kelime, yersiz: Artık düşünme

 

Anlıyorum demiştin bunlar hep geri salınacaklar

Olsun ben razıyım sen de razı ol bu tuz kokusuna

Hadi oltanı topla bu balığın öyküsü bitti

Hadi misinadan kurtul bu kadının öyküsü bitti

 

İmza: Av yasakları tüm yurtta kaldırıldı

 

Hakan Temiz

köprünün ini

 

                                        su’ya

  

köprüde biri, atlamak üzere

bir gece sarhoş gibi geçerken bir gemi

dalgalar ağızlarını açmış canavarlardır en nihayetinde

saat gecenin biri, köprüde biri

yaşıtları koltuklarını kabartıyor bugünleriyle

sarhoş gibi geçiyor bir gemi

 

ben bu öyküde dalgakıran 

sen deniz feneri hep o yerde

bekleyişlerin büyütür ikimizi

köprüdekine yok belli ki çare

avazı çıktığı kadar bağırır rüzgâr

-bir kapı kaç defa çarpılır-

yazlık sinemalarda hep siyah-beyaz filmler

-bir filme kaç kez ağlanır-

 

büyüttüğün bu yerde bir iğdeyim ben

sen bir söğüt gölgesine öldüğüm

sen bir gürgen, sen bir ceviz, sen bir rahle

tüllerimin boyandığı ak, elmada al, gözümde siyah

ben üst geçitlerde patik satan bir kadın

ben buluta seni soran deniz

annen ve ben köşeleri severiz

ekmeğin kızarmışını, kahvenin acısını

neşeli insanları

 

ayağında yok derman, yanından geçtiğin adam:

son dakika haberi

sular yüz yıllardır aç, ben doyurmaya meyilli 

köprüde bir adam, ötesi yok-gülüşü geçici

sen yorgun bir kuş, kanatların eğri

 

göğsümün içinde atan can: dört, üç, iki

gecenin biri, köprüde biri

hasköy'de bir yokuştan aşağı iner gibi

yüksek balkonlar, korna sesleri

ölümün sesi yok/ ölümün sesi var

-uzak demektir sevdiklerim-

düşecek bir adım daha atmazsa geri

 

gördüğüm yüzler karışırken denize

yirmisinden gün alacak düşlerim

kapım ardına kadar açık, kim bilir kaç kez çarptılar

bir rüyayı kim bilir kaç kişiye anlattım 

-geceleyin ağlayanlar, sulara mı sığınır-

yorgun ama cesaretli her baba, çocuğuna

senin öykünü anlatır

 

yıksınlar köprüleri

sular bu kadar istekli görünmesin azrail'e

ağrıyan başa bir omuz da ben olsam

kalmayacak hiçbir mesele

sana rengini veren sen, gezme ıssız bahçelerde 

aç göğsünü gölgesini sevdiğim söğüt

darmadağın bir orduyla girme düşman inine

 

kandillerin isi görülmemiş düşlere ve suların izi

bilinmeyen bir ülkeye açılır

köprüde biri yalınayak bağırır

"hayat belki de bir sızıdır"

âh, yaşamak neresinden tutarsan tut, yaşamaktır

ben geçip giden bulut, ben köpüklenmemiş sular,

ben ayın ikinci yüzü en nihayetinde

köprüde biri, köprüde bini

yaşamak neresinden tutarsan tut, yaşamaktır bir yerde

 

A. Gülfem Özer

taşlara çiziyor, taşları yontuyorum

 

iltifat ister her hüner, senin ruhun bilir bunu

içimde resime ve renge yontulmuş arzları da bilir

senin ruhun, ruhtan olanı bilir

 

ceylan yavrularını çizmeye elim varmadı hiç

yıkandığımız tapınakları gecenin ışığında

letafetle savrulan yaprakları ya da

dilim bir tek tanrı’nın eseri önünde tutuldu

sularım ırmağına, billur taşları toprağına tutundu

ruhum ruhuna dedi ki

            yont bu taşları, korkma

 

önce yonttum, sonra içimin renkleriyle boyadım

bir taşı boyamak olabilirdi kaderimiz

ah, kalbimin yekparesi

hakikati söylemekten çekinmeyenlerdik biz

hayatı değiştirmeye niçin cesaret edemeyecektik

kaderden sual olunmaz, hayat ellerinden akar

            korkma taşları boyamaktan

 

kopacağı aşikardı bu fırtınanın

savrulmamaktı niyetimiz,

tutunsaydım ya kuvvetle ellerine

oysa beni toprağa sımsıkı bağlayan köklerimden

koparacak olan  bu ellerdi yine

anladım,

            ömrümün bundan sonrasına el konmuştu

 

avucumun içi topraktı, tenim sanki gök

bir elimi diğerinin üstüne koysam

hem yüreğimi, hem hayatı tarif etmiş olurum sana

ellerim, yüreğim oluverir

bu öyküyü ellerimle bitirdiğimi söyleme bana

            ruhlarımız birbirini bulmadı mı el yordamıyla

 

sen

bir hevesle düşmedin hikayeme

hünerlerim; ahde vefa

iltifatların; ruhum

            yont bu taşları, korkma

 

A. Gülfem Özer

Arenarium

 

yanlış bir ayın yanlış bir saatine

doğdum dizine nar bastı diye annem

doğum lekemi dişledi erkekler

evimden başka evleri düşündükçe ben

apartman boşluklarının göğünü sevdim

 

küçük ev aletlerine bayılırdı annem

babamın ince tozlar yuttuğu gündüzlerde

kargalar zeytin çekirdeklerini bırakırken balkonlara

onlar bir kenti sarılığından kavrardı

hangisinin günahını çürüttüm yaş aldıkça

ısrarın sesi midemi bulandırdığında

dur diyemeyişim

hangisinin günahı

ve bu günahların hesabını kim tutuyor

hangisi

 

annemin sabah anlattığı rüyalarından belli

sustuklarından boynuma dek enfarktüs

tanrım beni unutsun diye

bir iki üç dört

biraz daha büyüdüm

 

babam hep aynı cümlelerle hayata tutunurken

yağlı urganların gölgesinde gülüştüm

tanrısı beni uyutsun diye

beş altı yedi ve sekiz

en çok ona sustum

 

sonra bittim artık kayalardan seken ince bir asilikle

 

Fatma Yeşil

Büyük Rüya Tabirleri

 

“Kim yalancıktan rüya gördüm derse, kıyamet günü iki arpa tanesini birbirine düğümlemesi emredilir.”

                                              

 

1.      Rahmani Rüyalar

 

korktu gaybına ulaşacak hayvanlardan

indirdi ümmetinin gözlerine perde

hazırladığı ateşten tabureler

kırk altı cüz kere eyvah

erkin başka erke vakti yoktu

müjdelendi

oğullar yüzyıllarca katledildi de

midelere indirildi hayvanlar yine

 

bir eûzübillahimineşşeytanirracîm tükürdü ağzıma

aşk için istiharelere yatan ninem

sonra tekrar rüyasında

o biçim kızlardan olan yüzüme

anlatamadığı rüyaların hırsıyla bağladı taşı

kuşların ayaklarına

 

peygamberler veliler ve halk için sınıfsal yorumlar

mayısın ilk gecesi görülen rüyanın

aynı çıkması beklenir

görüldüğü gibi

aynı

eğer bir peygamber olsaydım

ama kadınım

dilli şeytan

şöyle yorumlanır: rüyada mayıs gecesinde olmak hayra işarettir

ama ben yalnız bir kadın ve dilli şeytanım

yirmi sekiz yılın üçte biri yani dokuz virgül üç üç üç üç üç üç üç üç

bedenim ölüydü ruhumu kim bilebilir ki

 

çünkü şeytani ve kadınım

 

2.      Şeytani Rüyalar

 

iyi huylu bir kedi buldum salih

rüyalarımın ıslaklığını anlatabilmek için

carmen’den habanera eşliğinde eski sevgilim

ertesi gün bu kocaman kediyi dişleyince

terk edildim

 

parmakladığım kadınlarla en son

ne zaman bir şeyi ilk kez yaptım

bazı erkeklerin rüyalarındaki mercan olabilmek

evlilik vaadi ve zenginlik ise

HİÇ

 

3.      Uyduruk Rüyalar

 

buyurdu: hiç kimse ben rüya görmüyorum diyemez

buyurdum: tamam

 

ve minallahi't-tevfik 

 

Fatma Yeşil

kendimden kendime

 

ezilenlerin bir tarihi var ben herkesin yalancısıyım

bana fısıldanan onca şey arasında blanchot da vardı

yani ölümün içinde ölümden bile yoksun bırakılmak

yani düştüğüm yere ben kendimden düştüm

kendimden kendimi düşürdüm/ yani siz yine bilirsiniz

bir moskova var düşüncemde bir de kara vagonlu o meçhul tren

21. yüzyılın öğretemediği şeyler var hâlâ

kızkardeşleşmek mesela/

yani ölümün içinde ölümden bile yoksun bırakılmak

 

kıyım demek yasak mesela kültürlendik

sevişmenin kültürlü ağzında bir küfür gibi

duruyoruz sevgilim. düştüğümüz yeri kazmamışlar henüz

kendi çukurumuzu ellerimizle açacağız, dibe doğru.

yani kimi elleri boynunda bir hayvanla boğuşarak

itilecek kendi boşluğuna. kendinden. kendine doğru

çoğalan o boşluğa. kültürsüz bir hayvanla sevişerek

üreyecek kimi. yaşamasız bir hayvanın çığlığı gibi.

 

şimdi bunca debelenmek yeter yaşam karşısında

kendimden kendime doğru boşluğumu takip ederek

bir çıplak kolun anavatanı neresi

bir üşüyen topuk hangi ağzı kanlandırır

onu düşüneceğim. dinlerin metrekarelerini, yüzölçümlerini

hayvanların. merhamet isteyen hayvanın bağışlanmasını

düşüneceğim. kendi boşluğuma düşen nedir

ev, felsefi bir tuzak mı hâlâ 21. yüzyılda

bunları da düşüneceğim sevgilim.

 

yeryurtlaştım bir hayvanın içine/ bir hayvanın içine pansuman

yaparak,  irinini sağaltarak yani

yani kendimden hayaletler oldurarak

kendime doğru büyüdüğüm boşluktan

sarkarak bir hayvanın yarasına/ tökezlersen işte sırtlan diyerek yani/

bu sözcüklerin arasında çok dolaşma diyen o âmâ

gibi. yaşamasız çoğalacağız sevgilim.

 

(kendinin içine girebilmek için bir düşünce

doğurdu. kendi içinde bir düşünceye doğdu

yani boşluğu ve atomları ve ürküntüyü aşıp

kendi çürümesine aşık olan bir hayvan

kalbini yoklayarak yeryüzüne kendini inandırdı)

 

yeryüzüne inanmış bir hayvan ölüdür sevgilim

dilini toprağın çukuruna sarkıtmış gergin bir bekleyiş

yani ölümün içinde ölümden bile yoksun bırakılmak

bu uzayan ağaç fısıldayan tohum bu yaşamasız ve üreyen hayvan

kendinden kendine doğru boşluğu takip ederek

kendinden kendine çoğalan o boşluğu

yeniden ölerek kapatacaktır.

 

yani ölümün içinde ölümden bile yoksun bırakılarak.

 

Hüseyin Akcan

bağışlanamaz olan

 

bağışlamak diyor Jankélévitch ölüm kamplarında ölmüştür.

altını çiziyorum bunun, bağışlamak kalın çizgi ölmüştür incecik.

ölüm kampları ne tuhaf, sanki rüzgâr geçirmez bir derisi varmış gibi.

yeryüzüne inandığı yerden başlıyor oysa hayvan, soluk almaya.

ellerin en soğuk kıtayı araması atlasta,

kendimden biri değilim diyen o şair

denizi görmüş müdür, sahilin kumlu yüzeyinde dolanan ıstakozu?

ayağı tökezleyince nefes almayı unutuyor çünkü hayvan.

atlasların da yeryüzüne inanmadığını biliyor mu o şair?

keder sözcüğünü sevmediğini bir ıstakozun, haşlanırken

ve ölüm kampları diyorduk ne tuhaf, bir ıstakozun bedeninde

gettolaşmış düşüncelere dalarak, denizi düşünmek.

harflerimi pardon haplarımı yanıma almayı unuttuğum zaman

dünyanın dairesel dönüşlerini hatırlayamıyorum.

kendimin arzında merkezini kaybeden bir kendiliğim var

döndükçe içim bulanıyor, ıstakoz haşlanırken dünyayı unutuyorum.

yemek çünkü ölüm kamplarından kaçan bir hayvan gibi uysal.

ve altını çiziyorum bunun kapkara.

 

sevmenin yemekle bir ilgisi olduğu kadar, kendinin

tadına varan bir hayvan, kendinden yaban ilahlar yaratarak

kamplar icat edebilir. kampların içinde üreyerek binlerce larva

denizlere salınarak, istila ederek bir maviyi ve boşluğu

dünyanın bütün kendiliğinden sıkılan hayvanları birleşin denilerek

kampları ve çadırlar yıkarak, etin ete değmesinde oluşan o tuhaf tütsüye

zehrini akıtarak, çoğalarak yani.

dünya döndükçe içi bulanan hayvan, haşlanırken unutulacak ama.

ses telleri yoktur ıstakozun, çığlığı bir ölüm kampının sınırlarını aşamayacak

bunları düşünmek ne tuhaf, bağışlamak sessizdir oysa.

bir unun yere dökülmesi gibi. 

 

bu haritalarda o mecaz yok,

kendinden kendine çoğalttığın o boşluk.

başkası adına bağışlamak yani non-pardon

istismar etmektir daima, öyle diyor Derrida. Bir atın huysuzlanması,

rüzgârı içinde taşıması bir hayvanın. bağışlamak bir ıstakoz haşlanırken

ve binlerce larva tutsakken ölüm kamplarında

mümkün mü hâlâ?

 

Hüseyin Akcan

aziz allah şefaat allah amin

 

odun yanarak kömür olur

kömür yanarak kömür

çaycuma yolunda başladı koca bir ömür

dinlenme tesisinden bir avuç badem çaldım demin

aziz allah şefaat allah amin

 

kürt minibüsünün en dibinde

benim tuzum kuru tabi ardım sağlam

koridorda bin yıllık dostum çehresi beyaz

cama doğruldum kafamı kaldırıp

gökleri saydım dokuz tane

biri bile ben değilim

aziz allah şefaat allah amin

 

ağzımdaki çamurlara bir şerh gibi düştü tün

saatte yetmiş kilometreyle soğurken hava

mor ışıkta bir sazdır senin gönlün

ben aynalara sığmam hiç

ama aynalara söverim

aziz allah şefaat allah amin

 

şimdi dans etmeyi sevenler parmak kaldırsın

göğsüm ruhun olsun sonra elime biri yalvarsın

çaycuma yolunda herkes öldü bu sene

geçen sene de herkes ölmüştü

gözleri asla kapanmayanlara koca bir aferin

aziz allah şefaat allah amin

 

ipek gibi bir dert sardım başıma

emin oldum bu dert bana bir ömür kafi

bu dert kirli bahçelerin beyaz hayrülhalefi

dünyadaki en curcuna, dünyadaki en sakin

aziz allah şefaat allah amin

çaycuma yolunda dengbej doldu camlardan

taşlaştı ellerim ben hiç leheb olmamıştım

hızla geçen ışıklardan biri bej ikisi sarı

ibrahim kulağımın dibinde kırma şu putları

şafak soğuğunda ne kadar da gerekli bir şey din

aziz allah şefaat allah amin

 

uzaklıktan daha fazla yoran

dikenli ve zıkkım bir yakınlıktan geldim demin

yol kenarından satın aldığım nergislerin

yarısı kurumuştu yine de koydun göğsüne

sana bir gün kaliteli çiçekler alacağım söz

nergislerden bıktın bütün bir kış

yazlarda hüsnü yusuf eğlencesi yok artık

in diyorum çingenelere biraz daha in

aziz allah şefaat allah amin

 

telefonu farklı açtın diye inandım allaha

çaycuma yolunu baksak da göremezdik, o kadar uzak

kar üstünde ölmeyi de ihtimallere dahil ederek uyumak

zor gelmedi nefesinle bezenirken nefesim

salın bütün atları, hışırtıyı kesin

aziz allah şefaat allah

amin

 

Ozan R. Kartal

bakire

 

"agni parthene despina,
ahrende theotoke
here nimfi animfefte"

ne güzel olurdu bu şiiri seksen kişi söylese
herkes bir bakirenin kavgasından doğsa ne havalı
gözlerden uzaklaşsam ben bir mavinin göbeğinde
duvarlara asılsam bir gece ne kadar güzel olurdu
şahidimdir aşkın uğramadığı rüyaların hepsi
bu şiirin bir rapsodi olduğunu düşünsenize

ne güzel olurdu bu gün seksen kişi ölse
yatsıdan sonra adam kalmasa ne garip olurdu
boğulurdu bir sicimle mavi, geriye altı kalırdı
bir çekyatın altından gülümserdi bana bakire
ben o çekyatta bir ömür geçirsem komik dururdu
bir gece yükselsem göğe, alçalırdı bulutlar ne şık

ne güzel olurdu bu şiir bir kehanet olsa
bana baba deseler ya da aziz ya da bakire
ya da tam ortasından bunalsaydı ikiye deniz
bir treni durdursak orada ne aptalca olurdu
öylece kıskanç davranıyor zaman, öylece saf
keşke bunun bir şiir olduğunu bilseniz

ne güzel olurdu tam da burda ölse antagoncu
ve bu şiiri seksen kişi hep bir ağızdan söylese
kara elbiselerin ve tüllerin arasından
birkaç damla yaş akıtsa yüzbinyıllık bakire
mendilci olsam bu kez ben ne güzel olurdu
agni parthene despina bana ne bütün bunlardan
ahrende theotoke ey güveysiz gelin, selam
 

Ozan R. Kartal

ÇİVİYE TUTUNAN ÂH

 

Tüm tabutların ağırlığı olduğunda

Yaşla yıkadıklarında gövdeni

Sığınacaksın var olmanın dayanılmaz ağrısına

Çünkü bir boşluk tutacak seni

İniltilerde sıvayacak ruhunu

Kesik bir sancıyla; adın son kez yankılanacak!

 

Çünkü münezzeh değildin zamandan

Eşref-i mahlûkattın.

Zamandı

Çiviye tutunamadı günahın.

Zamandı

Avuçlarında bir günah gibi taşıdın aklını.

 

Ne düştü payımıza asgari sevinçten başka?

Var mıydı ateşlere dayanıklı mumdan kayıklar?

Adına tozlu kitaplarda rastladığım

Neden ruhu silik bir şehir şimdi Kurtuba?

Tufandan aşırılmış bir damla

Kurtulmak için tekliğinden

Sol kaburgana denk bir beşer yok

Bir damla çünkü nefsini dirilten

Boğulacak tufanlar getirdim sana.

 

Yaslanacak omuzlarda patlayıcılar

Ter değil hüzün silinir mendile.

Dişlerinin arasında ezerken oğlunu

Boris Godunov çekti şahını

Büyük Çar Korkunç İvan’ın

Ruhu çıktı küçücük bir satranç takımında.

 

Düşer yaran göğsünden

Sevinci koştukça

                           Küheylan

Sana kurbanken tüm bıçaklar

Ayıkla

Gül mü düşer mayın mı bahtına?

 

YUNUS EMRE ÖKSÜZ/ KALDIRIM KİRLENMESİ

KIRIK NEY TAKSİMİ

 

Bir ney taksiminde vurulur ıslığım

Düşer payıma asgari sevinç.

Çekiktir gözleri hüznümün; kalın surlarla Çin Seddi!

İpek ve baharat; ikisinden de evvel yolum.

 

Bir pencere oyulur içimde; solgun güllere

Diyorum onlara: dağlardan önce delinmeli zihinler

Kazma ve kürek şimdilerde gömüt işçisi.

Ey bu ölük evinde ağıdını yineleyen ses!

Ey esrik şaman transı

Sana tıkıyorum kulaklarımı, sana

Başka nasıl duyulur o demire yüklenmiş

Kalanların ahını taşıyan, kapkara bir solukla

Haykıran düşsel şimendifer.

 

Bırakın diyorum onlara

Bırakın soyulsun deriniz

                  -yüzülmeden önce

Çünkü her soyulma kimlik terapisi.

 

Düzeltmeli göğün kırışıklarını

Hayır, düzelmez bir ütüyle

Bir tığla yeniden örülmez söküğüm

İğnelere kırık terziler…

 

Ah! Sanki ben kovulmuş, sürgündeyim de

Sol kaburgamda arıyorum eşimi.

Ne yapsam?

Bir tufan bulup sığınsam;

Kurtulmak için tekliğimden.

 

YUNUS EMRE ÖKSÜZ/ KALDIRIM KİRLENMESİ

BİR KABİLENİN SERÜVENLERİ

                                                                                              ya da

                                               (ZAMAN VE MEKAN TANIMAYAN BİR VAHŞET HİKAYESİ)

 

                                                “Gerçek, bende nefes darlığı yapıyor.”

                                                                                              Emil Michel Cioran

 

Kuzey doğudan Mısır’a, oradan ta Atina’ya uzanan kavisli bir liman misali,

Belimde taşıdığım uzun ince kasaturamla oyuyorum

O herkesin boynunda atan damarı ve o’nun bencilliğini.

Çocuk ve bebek dişlerinden dizdiğim kolye kendine yeni bir sahip arıyor

Gözlerimi kapayıp kemikleri –ki etin tek mirasıdır kemik-

Umulmaz bir titizlik ve incelikle bölüyorum tel testeremle.

Vahşetin kelimelerle karşılandığı kuzey ülkelerinde görülüyor bedenim.

Omuz başlarından kase, kaval kemiğinden kaşık,

Maraş otu ve macunla yanıp dolan ciğerim kendini dumanla harmanlıyor.

Sevişmek için oyuk oyuk dolandığımızı unutuyoruz.

Yeni bir dille deşmek için sokuluyoruz hainlerin yanına.

Az rastlanan bir dalgınlıkla avuçluyorum kadınımın memelerini

Mağaralar memeleri olmadığı için beterce yıkılmaya başlıyor içlerine.

 

Ateşe verilen bir tavşanla yaktığım sigaraya,

Alev topu haline gelmiş ceylanlar karışıyor ve biz bu dansın

Antik yunanla Aristo arasındaki bir kavga olduğunu düşünüyoruz.

2.

 

Kelamdan anlamazsınız, size biraz katliam verelim

Çöl, uzaklığın değil kadınların emzirdiği bebeleri boğarken okunsun artık ezanlar,

Kanını içtiğimiz atların omurgasından yaptığım kemanlarla inletelim mahşeri,

 

Ey tenine ekmek doğradığımız ve kurulurken altında kaldığımız şehirler

Ey su basmış vadilerine kayıklarla indiğimiz görkemli imparatorluklar ve onun haremleri!

 

Paslanmış bir lir sesiyle kuşatmaya geliyoruz sizi,

Ve Aristo’nun altıpatları önünde diz çökmüş beklerken tüm feylosof alemi,

Soracaklar:

öptüğün kadın senden gebeyse neden hala ölmedi.

 

 

 

 

3.

 

Önce

atlarını bir dere kenarına doğru azad ettiler

Sonra

kalın bellerinden çıkardıkları kamalarla sabredecekleri otlağı hiç dinlenmeden işaretlediler,

bin atlının

bin babasıyla

onların bin oğlu

gözler yumuldu

sesin ses olarak hacim kazandığı yerler teker teker bulunup canına okundu,

oturuldu, büyük bir ateş yakıldı ve geometriden konuşuldu,

içlerinden biri heyecanla atılarak sordu:

 

neden cinayet bu kadar hafifletici

 ve neden öfkelendiğimde kulaklarım böyle tatlı tatlı yanmaya başlıyor, 

      ruhumuzdaki bu sakatlık niye

 

 

 

4.

 

Çağırıp geldikten ve tesiri gördükten sonra, üç kere gökyüzüne bakıldı, bir kez fısıldandı

Ve insan değil, mülk denilen şeyin, yani o ışıklar saçan nesnenin bir sahibi olmadığı anlaşıldı.

ölüm bir kez daha sihirbazlar ve kumarbazlar ardına gizlenmiş esrara bırakıldı.

Karayı terk eden yunusların tövbe etmesi, şaraba yeltenen dudakların tükürmesi emredildi.

 

Adaçayı ve ıhlamurdan sihir üreten kadınların memeleri yoktu artık

Rüyaya yatan bakireler ruhların kamçıladığı atlara binmekten yorgun;

Saçlarını taratmış bir vahşi ise, kanını emdiği tavşanla beraber yerinden doğrulmuştu.

Sadece çelişkilerin yıkandığı bir ırmak vardı söylencelerde o vakitler,

denilene göre o ırmak boyu tam yedi yüz atlı dinlenmiş,

bir o kadar da hain hunharca boğulmuştu.

Limanlar yoktu artık

ve kimya denilen mızrak, bir ağacın sincap kadar kıymeti yoksa kesilmesini emrediyordu.

Tenezzülden öte

 tecavüz edilen

onlarca kadın rahmi için

onlarca geyik öldüren

onlarca adam,

akmış gözler bıraktı geceye masum larvalar hakkına.

 

Vahşilerin günü gelmişti artık,

Akşam yemekleri; erkek zürriyeti, şarap ve eğilen buğday başaklarından üç dört demet saptı.

Aç olanlar kustu, toklar geometri ve avlarından konuştu.

 

 

 

5.

 

Artık meczupların sırtından midye topladığımız günler geride kaldı

Deniz diplerinde vurgun yiyen çetelerin nasıl delirdiğini gözlerimizle gördük, korktuk.

Tuzlu sulara buz koyan eşlerimizle dualar ettik kalbimiz yerinde dursun,

Göğüs kafesine saplanan palalar gümüşten değil bakırdan olsun diye.

Zira toprağa olan inancımız daha da kuvvetlenmişti bugünlerde,

zira intihara meylimiz sıradan değil

Mantar kökleriyle ulaştığımız uyuşukluğun rengarenk sureti,

Ağzımızda yeni bir kuruluk bırakan dumanın hikmetindeydi, bunu sevdik.

 

Müptela olduğumuz cinayetler bile hoş gelmiyordu artık

Zira alnımıza çaktığımız dikenlerle silah yapan itler bulduk az ötemizde.

Yarılan göğüs kafesini, atan yüreği, akan salyayı ve kemiğin ilikten önce geldiğini gördük.

 

Kimseye söyleyecek yalanımız kalmamıştı artık,

İşaret parmağıyla yeri gösteren herkes

lanetli hayatlarımıza imada bulunuyormuş hissi

 

Uzayan şu sakalımı kessem, bir cinnet kopacağı tehdidiyle izliyorlardı beni.

 

 

 

6.

 

İlk günden beri vardı alkol,

denilene göre ilk insanın anladığı vakitlere tekabül ediyordu keşfi.

İlk günden beri verilen sözler tutulmadı,

denilene göre çamurun bataklığa dönüşmesinin buymuş sebebi.

 

 

 

7.

 

Gardımız düştü, vücut direncimizse giderek azalmakta.

Yediğim son şey bir kertenkele leşiydi ve tam yetmiş altı saati göğü toprağa çalarak geçirdik. Ruhumuz için.

Bebelerin çiğnenmiş süt dişlerinden kalanları yalıyor itlerimiz.

Çadırlarımız kör kadınların ağladığı bir çukura döndü şimdi.

Ey bizi gazap âlemlerinin ortasına fütursuzca fırlatan tanrılar,

Ey bizi iğdiş edilmiş akrabalarımızın kanına doğru avuç açtıran o pas tadı!

 

Düştün diye yatmayı öğreten hayata karşı,

bir bilek kuvvetinde acıyla karşılıyorum yetmiş yedinci saati.

Kartal yok. Tavşanlar çoktan tükendi.

Böğürtlen mevsiminde değiliz üstelik.

Yazık!

 

Artık yaşlanmış bir kamburun cüceye dönüşmesi dert olmadığı gibi,

Aşka sırt, tokluğa yüz çevirmiş bir misafiri, kesip, kavmime sunabilirim.

 

Kesip, sunuyorum.

Ne zaman aklımdan intihar geçse, kurban edecek başka birini buluyorum.

 

 

 

8.

 

Kafam karışmıyor artık insanı dilim dilim eden bıçağı kullanırken.

Kıkırdağın çiğken de yenebildiğini, gözleri tütsüledikçe leziz kılabildiğimi

Kimseye anlatamıyorum neden kan bu kadar berraktır

Ve duymayan kulakları, haddinden fazla hırpalanmış kasıkları,

buruşup lime lime olmuş diz kapaklarını kesiyorum titizce bir şevkle.

 

Böyle hakikate ulaşıyor her ne varsa,

İnan,

her ne varsa böyle inanacaklar iki elin ancak uzanırken güzel durduğuna.

 

Bir kenara itecekler içlerindeki tüm vahşiliği, buna inandırıyorum kendimi,

Çekip bırakıyorum birden her ne varsa yanımda yöremde, tekrar tekrar üzülüyorum kendime,

Ben de böyle çürüdükçe çirkinleşecek miyim,

yoksa işinin ehli bir bıçak işleyip hizaya sokacak mı beni de?

 

Aradığım şey sadece karın doyurmak değil,

bir cesedin ruhunu da terbiye ediyorum böylece.

 

 

 

9.

 

O gece nasıl geldiklerini görmeliydiniz.

Kara topraklar sürmüşlerdi suratlarına ve dişleri diş değil,

başka bir şeydi.

 

Halbuki tütsü yakmıştık biraz evvel, biraz evvel sarımsak çiğnemişti en yaşlımız

Gençlerimiz önce dövüşmüş ardından sevişmeye başlamıştı iç içe

Her şey yolundaydı yani

Nerden geldiler nasıl sessizdiler bir görseniz

En büyüklerinin elinde çelik vardı. Çelik tutuyordu en büyükleri

Karaya boyanmışlardı ve dişleri diş değildi geceydi dişleri bir görseniz

 

Önce büyük bir kaya aldılar üç kişi

Ateşin üstüne attılar. Ateş söndü. Sevişenler dimdik yürüdü karanlığa doğru.

Zürriyetleri öndeydi kadınları arkada, arkadaydı kadınları zira

Gebelikleri böyle bir cehennemi kaldırmaya yetmezdi, düşerler, tekme yerlerdi.

 

Sezdirmeden kimseye titreyen ellerimi

Akan kandan medet umarak ben, belki de bilmeden o ilk kelimeyi söyleyiverdim birden.

 

-          Lütfen.

 

 

 

10.

 

Ben aslında varım.

 

 

 

11.

 

Bir tek nefes alan ben kaldım.

Kestane ağacının dallarından kopup düşen kuru dal bile daha canlı şimdi

 

Kayayı iten kuvvete iman veren tanrılar kadar öfkeli, bir o kadar yalnızım.

 

Gecedekiler gelmeden önce keşke saklansaydım.

Bilseydim de geleceklerini korkumdan gidip ellerimi taşlarla oysaydım

Savaşamam ben deseydim esir düşmeyeyse kuvvetim hiç yok

Kadınımın gözlerini ellerimle oysaydım

Kadınımın memelerini kesmeden önce ona deseydim, düşünseydim bir bunu

 

Ben de cesaret kalmadı artık deseydim sen al canımı

Sen al ki tanrıların ve feylosofların yanıldığını kabiledeki herkes görsün

 

İmtihandan sağ çıkmaya mecbur bırakılmasaydım

Baldıran zehrine bir ulaşabilseydim,

sevdiğime bir verebilseydim o zehri bana içirsin için

 

Belki de bileklerim bu kadar zoruma gitmeyecekti.

 

 

 

12.

 

Avı avcıya, yanan ormanları toprağa, yerçekimini elmaya öğreten geometri

Bize düştükten sonra nasıl kalkılacağını öğretmemişti.

 

Bir kuş uçuyorsa haklıdır onu dururken vurmak gerektiği

Seyyahların parmak hesabıyla yağmuru bilip

Diken süslü develerin yıldırım tepeleri, sıkıntılı ve suskun çocukların

Frengili kuyu diplerinde bizleri beklediği bilinmekteydi

 

Zira manayı örterek söylemek beklenilmekteydi

Zira insana bakan baktığını görmüyordu sanki

 

Sorarım!

Kim şahit olmuştu ki bir dağ keçisinin kesilen boynunda duman yok

Kim şahit olmuştu ki kesilen dağ keçisinin kursağında hala kekik var

 

 

 

 

13.

 

Söylesene yenilmekten yorulmadık mı

 

 

 

 

14.

 

Madem öyle, ağlayalım

Bir köstebek yuvasından başını çıkarsın, etrafa bakıp şöyle huzurla bir nefes alsın

Biz yine ağlayalım.

 

Yalnızlık artık öyle çıplak olsun ki biz ona zaman diyelim

Madem bu hale geldik yeni sabahların zıttı bizi alıp uzak bir eşiğe bıraksın

Kulakları aç olanlara inanılır gelsin artık bu söylediklerimiz

 

Süzülüyor gecede kavmim çok yorgun düşmüş gibi bağırmaktan

Zamandan bir at yaratan

Yoğunluktan kanı keşfeden

Açlıktan boşluğa devam eden

Tutuşmuş tavşanın kaçarken yaydığı kokuyu hatırlayıp, işte bu ölümdür, diyen

Kim varsa takdir etsin bizi.

 

Onur Güzeldiyar

 

PARS

 

 

 

“…bulduğun zaman kılıcını, kalkanını bırak elinden.”

                                  Metin Kaçan.

 

“Bir 3 eden 2’den daha gerçek bir I yoktur, dedi Forneret.”

 

                                              İlhan Berk.

 

 

 

Fısıldama, o örtü edilen senin kaç yıllık muntazam boşluğundur.

Sızan terbiye, düşen dağ, kıvırcık bir rüya sinsice yeryüzüne sokulmuştur.

 

Bırakılan kaç el vardır erguvan karanlıkları uykularla tamamlayacak?

Kalibresi küçültülmüş kurşunları barutsuz bırakacak kaç hakikat kalır?

Sevişirken usulca sokulduğun yara daha kaç  katlanabilir?

Kuvvetlere teslim edilirken çaresiz bir son bakışa kim hayır diyebilir?

Söyle parsım, hakikat hakikaten böylesine hakiki midir?

 

O içler acısı sisi dağıtmak pahasına harika üstatların dağınık cümlelerini seyre daldı.

Eğildi. Doğruldu.

Kuyunun sonundaki toprağı, kuyunun başındaki taştan dolayı göğe savurdu.

Hayranlık aksine döndü insanın.

Sırf bu yüzden henüz uyandırılmış kinin gözleri çapaklarla doluydu.

Ovuldu. Ovuşturuldu.

Kendi zaferine hayran insanın hassasiyeti de karakteri kadar zayıf oluyordu.

 

 

 

Bu harabenin emanet edildiği bir çocukluk dağıtacak ortalığı. Şimdilik sakin olması gereken ben değil, sensin parsım.

 

-          Elindeki mavi damarlar iştahımı açıyor.

-          Harika bir görünüşün yok fakat inan ki sen şahanesin.

 

Kırık radyolar, frekanslar, fincan takımları, cızırtılı deklanşöre hükmeden parmaklar. Seni saklamalı, başını sadece tek kaldığımda okşamalıyım. Evlerin salonlarını aile fertlerine bırakıp buralardan kaçmalı. Her odasına sinen erik hoşafı, pırasa, deterjan ve geçim sıkıntısını, direksiyon vites kırmızı şavroleye atıp fazla kıllatmadan ince ince buradan sıvışmalı.

 

Sokaklara hafif meşrep birkaç entel karikatür, hafif tuzlandırılmış birkaç filozof, alkolle sulandırılmış üç beş maarif ve en son fukaralığımızı her an hatırlatacak densiz lavuklar emanet etmeliyiz.

Konuş benimle parsım.

 

 

-          Hakikatin ve suç denilen makaranın yükselişini de alçalışını da tanıdım.

-          Öyleyse ilk kadehi en günahsız olanınız kaldırsın.

 

 

 

 

 

1.

 

Henüz öğrenememiştik üşümeyi ve birçoklarının emince yapacakları birkaç şeyi.

Mesela yanaşamıyorduk bir limana su alan gemiler, incelip devrilen direkler misali.

Tam ortasından muntazaman sökemiyorduk gömlekleri, etkisi altına alındığımız bir memeyi emerken bile şaşırıyorduk.

Öyle ki, kan bile akıtmışlığımız oluyordu uçlarından.

İnanmazsın damla damla, tıpkı süt gibi.

 

Koca ve kahraman sakallarımız olmasa da dudak öpen bıyıklarımız vardı.

Hem neredeyse hayat denilecek bir ayrılığa az evvel başlamıştık,

Sarmayı, üflemeyi, ağlamayı, naneden anlarken patlamayı

Batak atarken kederlenip maça kızına yüklü ihaleler bırakmayı.

Koz dokuz, koz kelebek şakırtısı, koz masaya davet edilen bir faça

Koz nereye gömüldüğü bilinmeyen azizlerin muhterem hatırası.

 

Çekidüzen verilmiş işgaliyetler uğruna nerelere gittik, ne için savaştık, kaç kişi vurduk bilinmez.

İnan ki palavradan değildi ellerimizin mahcubiyeti

Bir çocuk geldi telaşla, ulan abiler koşun nehir taştı, kuşlar öldü, sütler döküldü

O sevdiğin güzel çoktan başkasıyla harcandı, mat oldu, omzu başka başlara gömüldü

Dedi.

İnanmadık.

Öfkelendik, lakin pekmez kıvamında bir mayhoşluk aktı içimize

 

Sokakları rahat bırakmak lazımdı,

Hayır hayır ben değil o türküyü değil o marşı söyleyen benim gencecik parsımdı.

Yürüdük. Ve düşündük.

 

Nasıl da birbirine benziyor değil mi Celine ile Cioran’ın ihtiyarlıkları?

 

 

 

a.

 

dağı hesap edemedi de denizler böylesine aşağıda kaldı.

eşiklerinde tükendi şarapları ayyaşların. bir sen bakıyordun ormana doğru

uzun gelen avuçların geniş bir hayvanın kasıklarını tarif ediyordu.

rumlar ve ben lakerdanın tadını soğanla çıkarmayı

 ve aşkı alkolle daha rahat karşılayacağımızı hesaplıyorduk.

istemiyorduk düklerle kralların rezil kapışmasını

barikatların arkasında öfkeyle gizlenen suratlarımız

şahin tepesinden sarkan anasız bir kuş misali uçuyordu.

belli ki çok fazla ara sokak vardı aramızda anladık

kayın ağaçları ve çamlar öylesine dimdik durmuyordu.

narin arkadaşlar rumları ve beni fazlasıyla yadırgıyor

uzaklıkları tokalaşmalar ve mesafeyi kazmalarıyla ölçüyordu.

nasıl unuturum yahu kancık dümenler vardı etrafımızda

durmadan rakı durmadan nar durmadan mavra durmadan aşk durmadan hata

 

-          Lakerda sever misiniz?

-          Ah, bayılırım!

 

taşıyabileceğimiz kadar estetik, yalan, bulandırılmış birkaç hatıra

tuhaftır, hepsi merkeze ve sana aynı uzaklıkta.

 

 

 

 

b.

 

dokunabilirse eyvallah ben razıyım çocukların kırdığı bardaklara

çoğunluğu kabul edebilirim eğer gözaltlarım kadar derin olacaklarsa.

 

İsterse iklimi değiştirsin kötü şairler isterse

ermeni kadınları benim için bir kere daha başgöz etsinler.

Umurumda değil sefillerin ucuz kahkahaları,

yeryüzüne inen melekleri önemsemiyorum mesela

Zira biliyorum, öyle olur olmaz inmez melekler bu civarlara.

 

Rabbim, ne güzelsin bak çiçekler solup duruyor etrafımda.

Alkışlanıyorum mesela mahcup olduğum yerler ve tam kıbleye durduğum o esnada.

 

Teşrifatınızdan geçen gerçekleri ayıklıyorum yazdıklarım arasında.

Zira biliyorum, gizlenmiş bir son nefes kalır her intiharın ardında.

 

 

 

c.

 

biraz bali içtik biraz eskilerden biraz da iklim değişikliğinden konuştuk parsımla

ilelebet sürecek bir mağlubiyeti kutladık.

Tebeşir renginde bir boşluğu alnında öpmeye yeltendi heyecanım

Orada durduk. Sadece kadeh kaldırdık.

 

İkisinden üçüne, tozundan çizgisine bir zamana diktik gözümüzü

Kendine dahi samimi olamayan birkaç arkadaş edindik

Irmakları boyadık hep beraber. Kendisine dahi hayrı olmayan ırmakları.

El açtık, dumanları düştü avucumuza ağlamakların

 

Kıskanç kavgalar çıktı insanlar arasında.

Yetmiyordu baktıkları bir dağ bile olsa bir kıvılcım paketteki son sigara.

Yerli yerindeydi çünkü evlerin beklediği, kasırgaların çiğnediği itaat

Kimse dirsek atamamıştı daha o sarsılmayacak bendeki sevaba.

Karıştı ortalık. Çözüldü ve tam köşesinden kırıldı o ayna.

 

Daha da gelmem sizin bu kendini bilmez civarınıza.

 

 

 

2.

 

Halis harikalar diyarında bir kıvama razı olduk parsım

Yeşil kendisini kızılda, kara suretini sarıda sandı bu yolda.

Körfezler kapandı bu uğurda boşuna değil bak.

Çöl uzaktaydı deniz biz yaşadık baktık ki deniz ayakucumuzda.

Köleler ve namertler yırtıldı kaslarımızda. Hemen öptük.

Acımasın lan artık canımız! diye gittik köşedeki tekele sövdük.

 

 

Onu da öptük.

 

 

 

 

2b.

 

Kıyılara çekildi denizler ve orta boy guletlerin hayalleri

Zira yakılmıştı meşe, ceviz, gürgen ve zeytinlerin alayı, yani hepsi.

Halbuki,

Şehri ancak kavramaya telaş eden hayat,

bünyesinde sokakları ikna etmeyi hala bir şeydi.

Fazlasıyla şık duran bir renk değil miydi sanki üstümüzdeki hüzün

Parsım! Sana söyleyecek daha neyim olabilir

Zaten boşver kim kimi ne kadar hatırladı ki?

 

Küçük şeyler büyük şeyler ıslandıkça ağır gelen birkaç şüphe yer

Ve o böylesine kollarken her yerim ve her şeyimi

 

Pars! seslen arkamdan tam gidiş yönünden eminken ben,

-          Onur!

Neye ihanet edeceğini dahi şaşırmışlardan kaç

Bırak gövden sansınlar kabahatlerin içyüzü

Peşleri sensiz pencerelerle dolan bu şehir bu harika insan sürüsü

Kaç

Benimle gösterecekler boşluğu yalnızlığı kitapları sarhoşluğu

Benimle ölçecekler kanamayı hastalığı deliliği dostluğu

Kaç

Seninle gösterecekler yoksa yakamadıkları sokakları mezarları ağaçları

Seninle ölçecekler yoksa diş ile tırnak taş ile sapan tavan ile taban arasını

Kaç

İnandıracak ve okşamana engel olacaklar

Yanından hiç ayırmadığın Pars’ının kara ve sadık başını.

 

 

Onur Güzeldiyar

 

Kimseye Söyleme

bir adam girdi

kanatlanarak odama

yüzünde eski bir plak, dönerek çalıyor bir şarkı duvarda

korkunun halatlarında

kayıyor düğüm

muşamba sardı saçlarıma sidikleriyle örttü yüzümü

bir merdivenden iner gibi hızlı

gecelerce hiç yorulmadan çıkmamı bekledi

o açtıkça perdelenen

karanlık ağzımdan

Mutlu Merve Başkaya

Sessiz Olun Kuşlar Uçmasın

çok yüzdüm

kalabalıklarda

gece yükseliyordu

balıkları içime katıp

 

sallanırdım bir zamanlar

güneşle dolu bu hamakta

bağırmak çok ayıp denizlerde

ama sorun yok ağlamakta

 

zamanı arkasına almış

yanlış kanallardan geçip bu kayık

bütün şehir ayaktayken

ayaklarımda

bütün şehir kayıp

 

gitmek için soluklandığımda

yine de ürperir içi

benim babamın

 

sesli ağlayamaz o susun

ses çıkarmayın

 

yüzümüz yok

elini öpmeye

uzaktan akrabasıyız

orta halli mayısın

 

sessiz olun

içim içim

tırmanan karanlıklarda

kuşlar uçmasın

Mutlu Merve Başkaya

*e-dergi olarak indir >>

 

 


 

 

|Ana Sayfa| |Arkadaş Z. Özger| |Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü| KENT-16 |

|Mayıs Yayınları| |Sardes Yayınları| |Satış ve Dağıtım Noktaları| |İletişim|

© yenisi